İkiz Nehirler-4
Bebek'te bir evin
önüne geldiklerinde Burak taksiye ücreti ödedikten sonra indiler. Arabasını
okulun orada bıraktığı için tekrar geri dönmek istememiş, taksiyle gelmişlerdi.
Apartmanın kapısına geldiklerinde Burak zile bastı ve bir süre otomatiğe
basılmasını beklediler. Kısa süre sonra açılan kapıdan içeri girip asansöre
bindiler. Eski yapı olan dar asansörde dip dibe dururlarken Burak kendinden
biraz kısa olan Ahu’ya baktı kaçamak bakışlarla. Genç kızın kalbi bu
yakınlıktan dolayı fazlasıyla hızlı atarken kafasını kaldırmaya korkuyordu.
Burak’ın da ondan aşağı kalır yanı yoktu. Ahu’yu okulda ilk gördüğü andan beri
aklından çıkaramıyordu. Onun masumiyeti gözlerinde yer etmiş hüzün onu adeta
kendisine doğru çekiyordu. Kısa süre sonra asansörün durmasıyla önce Ahu
ardından Burak indi. Açık kapıda onları bekleyen kızıl renkli kısacık saçlı
arkadaşını gören Burak gülerek onun yanına gidip sarılarak;
-Naber kaçak?
Dedi.
Genç kız ona aynı
içtenlikle sarılıp;
-Çok iyiyim senden
naber dedi.
Sonra da
bakışlarını Ahu’ya çevirdi. Ona da aynı içten gülümseme ile elini uzatıp;
-Merhaba ben Ezgi
dedi.
Ahu kendine
uzatılan ele hafif tebessüm ederek karşılık verdi ve;
-Memnun oldum, ben
de Ahu dedi.
-E hadi geçin içeri
kaldık kapı önünde deyip onların içeri girmesini sağlayan Ezgi onları salona
yönlendirdi.
Mavi renk duvar,
krem rengi kolduk ve rengarenk minderlerin olduğu bol fotoğraflı salona
geldiklerinde Ahu ve Burak yan yana Ezgi'de karşılarına oturdu.
-Size de
rahatsızlık verdik kusura bakmayın.
Ahu’nun mahcup ses
tonuyla söylediği şeye Ezgi içten gülümsemeyle;
-Saçmalama Ahu olur
mu öyle şey, Burak’ın arkadaşı benim de arkadaşım dedi.
Burak ve Ezgi'nin
şakalaşarak konuşmaları, gülüşmelerini izledi bir süre sessizce Ahu. Ne kadar
da güzel anlaşıyorlardı. Belki de sevgiliydiler… Sevgililerse eğer üzülür müydü
genç kız? Kafasını hafif sağa sola salladı Ahu, neler düşünüyordu böyle! Hem
sevgililerse de yakışıyorlardı, evlerini açmışlardı ona böyle saçma şeyler mi
düşünecekti şimdi! Biraz daha oturduktan sonra Burak eve gitmek için
ayaklanırken Ahu’ya dönüp;
-Yarın haberleşiriz
tamam mı? Dedi.
Ahu başını aşağı
yukarı sallayıp sessizce "Tamam" dedikten sonra Burak dudaklarına
küçük bir tebessüm yerleştirip genç kızın kolunu sıvazladı. Üzgündü,
endişeliydi fark edebiliyordu bunu.
-Kendinize dikkat
edin, bir şey olursa arayın dedi ve evden çıktı.
Burak gittikten
sonra Ezgi gülerek Ahu’nun koluna girip;
-Siz nasıl
tanıştınız Burak’la? Diye sordu. Sonra da oturduğu üçlü koltukta yanına
oturması için genç kızı kolundan çekti.
Onun bu halleri
Ahu’yu gülümsetse de hâlâ Burak ile bu kızın arasında ne olduğunu bilmiyordu ve
bu da onu içten içe huzursuz ediyordu. Neden böyle hissediyordu bilmiyordu.
-Biz bir derste
tanıştık yani Burak’ın alttan aldığı bir ders.
-Aynı bölüm
okuyorsunuz yani ne güzel. Senin ilk senen mi?
-Evet bende onun
gibi bilgisayar mühendisliği okuyorum, ilk senem.
Bir süre sessiz
kalsa da sonunda dayanamayıp kafasını kurcalayan soruyu sordu;
-Siz nasıl
tanıştınız Burak ile?
-Yazlıkta sapanla
kafasına taş atmıştım öyle tanıştık.
Ahu ona anlamaz
gözlerle bakarken Ezgi gülerek;
-Biz çocukluk
arkadaşıyız, kardeş sayılırız yani dedi.
Ahu baştan beri
kafasını kurcalayan sorunun cevabını almasıyla içinin rahatladığını hissetti.
Onun bu hali
Ezgi'nin gözünden kaçmamıştı. Aynı Burak’ın hallerinin de gözünden kaçmadığı
gibi. Ezgi, Ahu’nun bir şeylerden kaçarak geldiğini anlattıklarından biraz
anlamıştı ama onu bunaltmamak için hiçbir şey sormamıştı. Kendisi isteyince
zaten anlatırdı.
-Sen n'apıyorsun,
okuyor musun?
Ezgi kendisine
yöneltilen soruya gülümseyerek cevap verdi.
-Evet, bende
İngilizce işletme okuyorum. Bu yıl son benim de.
Bir süre daha
oturduktan sonra Ezgi, Ahu’ya kalacağı odayı gösterdi.
-Bu oda artık
senin, sana anahtarı da vereceğim. Ders saatlerimiz uymaz falan sorun olmasın.
Duş alabilirsin, çekmecenin ikinci gözünde temiz havlular var. Merak etme kimse
gelmez. Bir erkek arkadaşımda anahtar vardı ona da söylerim zaten habersiz
gelmez, rahatına bak canım.
Ahu ona minnetle
bakıp gülümseyerek;
-Çok teşekkür
ederim, ben sizin hakkınızı nasıl öderim dedi.
Ezgi ona sarılıp
sırtını sıvazlarken;
-Ne demek canım
benim, sen iyi ol gülümse en büyük armağan olur bize dedi. Sonra da yavaşça
ondan ayrılıp konuşmaya devam etti;
-Bak zor şeyler
yaşamışsın bunu anlatmasan da belli ama bundan sonra yalnız değilsin. Sakın
üzme kendini… Her ne yaşadıysan ya da yaşıyorsan artık yalnız değilsin.
Burak’ta ben de seni asla yalnız bırakmayacağız. Sana kimse zarar veremez ya da
istemediğin hiçbir şeyi yaptıramaz.
Ahu her şeyden
umudunu kesmiş kendini yapayalnız hissederken karşısına önce Burak çıkmıştı.
Şimdi de yine onun sayesinde Ezgi'yi tanımıştı. Ne kadar güzel kalpleri vardı.
Kendi ailesi sahip çıkmazken daha birkaç sefer görüp tanıştığı Burak ile Ezgi
sahip çıkmıştı. Umutsuzluğa düştüğü bir anda gönlünde açan bir çiçek olmuşlardı
adeta. Hüzün olan gözlerine umut dolmuştu.
Genç kız odada
yalnız kaldıktan sonra bir süre yatağın ucunda oturdu. Yavaşça oturduğu yerden
doğrulup çantasından pijamalarını çıkardıktan sonra üzerini değiştirip uzun
sarı saçlarını taradı ve yatağa uzandı. Ne yapacağını düşündü bir süre,
kardeşini nasıl oradan kurtaracağını abisinin onu bulup bulamayacağını düşündü.
Düşüncelerinin arasında huzursuz bir uykuya daldı. Yarının ona, onlara ne
getireceğini bilemeden.
***
Günlerdir tek
başına bir odada oturan kadını izliyordu genç adam. Böyle bir hatayı nasıl
yapabilmişti aklı almıyordu. Onu Sedef sanırken aslında hiç bilmediği ikizi
olduğunu öğrenmişti. Sinan’ın böyle bir detayı atlamış olmasının cezasını
elbette kesmişti. Sedef birçok insana borç takıp kaçtığı için çoğuyla Zeynep
uğraşmak zorunda kalmıştı. Hatta genç kadının Zeynep olduğuna inanmayanlar
Sedef’in kimlik değiştirdiğini bile düşünüp onun üzerine bu şekilde gelmeye
kalkmışlardı. Sinan bunları öğrenince Sedef’in kimlik değiştirebilmiş olacağını
düşünüp Kerem’e Sedef sandığı Zeynep’i getirmişti. Fakat Zeynep’i buraya
getirdikten sonra fazladan yaptığı birkaç araştırma yanlış kişiyi
alıkoyduklarının ispatı olmuştu. Kerem eğer Sinan geç kalsa bile aslında
kimseye bir şey olmayacağını biliyordu, baştan beri onun tek amacı Sedef’e acı
çektirmekti ama hiçbir günahı olmayan bu kadına bu korkuyu yaşatmış olmak onun
kendini kötü hissetmesine neden olmuştu. Aslında neden üzülüyordu ki, o da
Sedef’in kardeşi değil miydi sanki? Ondan farklı olabilir miydi? Fakat buna
kendi de içten içe inanmıyordu, bakışları bile bambaşkaydı. Onun gözlerinde
Sedef’in gözlerinde yer etmiş olan kin, nefret yoktu. O masumdu…
Zeynep ise Kerem’in
adamlarının getirdiği yemeği yemiyor sık sık halası ve Umay’ı soruyordu. Sema ve Umay birlikte Kerem’in evinde
kalıyorlardı. Kerem onları eve göndermemişti ama Sema’ya yeğeninin iyi
olduğunu, merak etmemesini söyletmişti. Umay halinden memnundu, arada Zeynep’i
soruyor gelmesini istiyor sonra oyunlarına devam ediyordu. Kerem ise ne yapması
gerektiğini düşünüyordu günlerdir. Birikmiş öfkesi ve nefreti ile intikam
alacağı günü beklerken o gün gelen haber her şeyi karmakarışık yapmıştı. O
kadının Sedef olduğunu düşünmüştü ama o gün Zeynep olduğunu öğrenmişti. Onun
tek istediği kardeşinin katili olan Sedef'ten aynı şekilde intikam alabilmekti
onun gibi kötü olamazdı belki ama acı verebilirdi. En azından bunu yapabilirdi
çünkü o kadın bunu hak ediyordu. Fakat artık geç kalmıştı, çünkü Sedef ölmüştü.
Uzaktan izlediği kafasını önüne eğmiş oturan Zeynep'in yanına ulaştı birkaç
adımda. Genç kadın kafasını kaldırmadan ağlamaktan boğuklaşmış sesiyle;
-Öldür beni kurtul,
nefretin bitecekse eğer bunu yap. Ben gerçekten yoruldum, kardeşim demeye
utandığım o kadının günahları benim omzumda ve ben bundan kurtulamıyorum
dedi.
-O çocuk Sedef'in
mi?
Zeynep kendine
yöneltilen soru ile hızla kafasını kaldırıp;
-Hayır o benim
kızım, ondan uzak dur dedi.
Kerem ise kafasını
yavaşça aşağı yukarı sallayıp;
-Ben cevabımı aldım
demişti sadece.
Zeynep ona yalvaran
gözlerle bakarken;
-Sakın ona bir şey
yapma lütfen, O daha çok küçük, hiçbir şeyin farkında değil. Sedef’in günahını
ona yükleyemezsin, bu hiçbir vicdana sığmaz. O benim kızım. Öfkeni, nefretini
benden çıkar ama ona bir şey yapma dedi.
Yapamazdı zaten bu
kadar kötü olamazdı. Tamam onu buraya getirmiş intikam almak istemişti ama onun
tek istediği genç kadının acı çektiğini görmekti. Yani Sedef’in… Fakat Sedef
yoktu artık, şimdi ikizine ya da kızına bu kötülüğü yapabilir miydi? Asla dedi
içinden bu denli kötü olamam öfkemin daha fazla gözümü karartmasına müsaade
edemem diye düşündü. İçinde bir alev topu vardı ve ciğerini yakıyor, nefes
aldırmıyordu belki ama bu acı bu şekilde yok olmayacaktı farkındaydı.
Ağlamaktan kızarmış gözlerle kendisine bakan genç kadına baktı bir süre. Bu
kadın onun, kardeşini elinde alanın, kopyası gibiydi ama yürekleri farklıydı.
Bakışlarında nefret yoktu, oysa Sedef’in gözleri nasıl da nefretle bakıyordu.
Klinikte birkaç kez görmüştü Sedef’i. Defne’nin yanındaydı, o zamanlar
anlayamamıştı ona kötülük yapacağın kestirememişti. Aslında pek haz etmemiş
bunu kardeşi ile görüştüğü zamanlarda dile getirmişti ama Defne “Çok iyi bir
kız, kafam dağılıyor onunlayken” demişti her seferinde. Sonra hastane
kameralarını izlediğinde kardeşini bu zehre yeniden sürükleyenin Sedef olduğunu
öğrenmiş, intikam almak için yemin etmişti. Onun intikamı da bu kadar oluyordu
işte, o bulana kadar ölmüştü bile. “Ölmese ne yapacaktın ki?” Diye sordu kendi
kendine. “Bu kadar acımasız olabilecek miydin?” dedi. Şimdi bu kadın karşısında
ona yalvaran gözlerle bakıyor ailesine zarar vermemesini istiyordu. Sedef olsa
bunu istemezdi diye düşündü. “Gözlerinde nefret yer etmiş birinin ailesi nasıl
olurdu ki?” Zeynep’e biraz daha yaklaşıp ayakucunda diz çöktüğünde onun korkup
kendini geri çekmeye çalıştığını fark etti. Onu bu kadar korkuttuğu için lanet
etti kendine, onu çok korkutmuştu belliydi. Ellerini hızla geri çekip havaya
kaldırdı.
“Bir şey
yapmayacağım sadece ellerini ve ayaklarını çözeceğim”
Genç kadın ona hâlâ
korkuyla bakarken o canını acıtmamaya çalışarak ellerindeki ve ayaklarındaki
ipi çözdü. Neyse ki sıkı değil diye geçirdi içinden. Sıkıntılı bir nefes verip
başını ayağa kalkmadan öne eğdiğinde kafası artık Zeynep’in dizlerine temas
esiyordu.
“Ben özür dilerim,
öfkem her şeyi halleder içimdeki bu acıyı söndürür sandım. Sedef sanarak yaptım
bunları ama görüyorum ki siz çok farklısınız. Onun gözlerinde nefret vardı ama
sende onun kırıntısı yok. Siz bir akarsuyun ikiye ayrılan kolları gibisiniz.
Geldiğiniz yer aynı ama yönleriniz bambaşka. Onun nefretinin, yanlışının
cezasını ben verebilirim sandım ama bunu yaparken başkasına zarar
verebileceğimi düşünemedim. Aynı yerden doğan farklı yönlere akan ikiz nehirler
gibisiniz siz, özrümü kabul et lütfen”
***
Aradan geçen birkaç
gün normal seyrinde gitmişti. Aslında Burçin başlarda Mert'e nasıl davranması
gerektiğini bilememişti onu üzmek istemiyordu ama ona olan duyguları da
arkadaşlıktan öte bir şey değildi. Neyse ki Mert onun imdadına yetişti normal
zamanlarda olduğu gibi iki iyi arkadaş olarak takılmaya devam ettiler. Tabii
Mert açısından bu pek kolay değildi ama Burçin'i de zorla kendine aşık edecek
hali yoktu. Mert insanları zorlayarak içindeki hislerin değişebileceğine
inanmıyordu, kendisi de öyleydi çünkü. Belki zaman daha güzel şeyler getirir
Burçin'de farkına varır diye düşündü hep.
Cuma günü iş çıkışı
Burçin sıkıntıyla kulağından telefonu uzaklaştırdı. "Neredesin
Zeynep?" diye söylendi kendi kendine. Birkaç gündür Zeynep'e ulaşamıyordu
ve bu durum çok canını sıkmaya başlamıştı. Geçmişte yaşadıklarını düşününce
onunla ilgili bir durum olabilir mi acaba diye düşündü ama ihtimal vermedi.
Olmazdı değil mi? Zaten hangi yüzle gelecekti ki o mendebur herif?! Sıkıntılı
bir nefesi dışarı verip boş bir taksi bulup bindi ve sahile indi. Sabah eve de
uğramıştı ama evde de bulamamıştı, ne onu, ne de Sema’yı evde bulabilmişti. Bir
süre yavaşça sahil boyunca yürüdü. Soluklanmak için kenarda bulabildiği boş bir
banka oturduğunda bir müddet denizi, batmakta olan güneşi izledi. Koşarak
yanına gelen köpek gülümsemesini sağlarken yüzünü iki yanından kavrayıp boynunu
kaşıdı. Köpeğin karamel rengi tüylerini okşarken gülerek;
-Sen ne sevimlisin
böyle dedi.
Köpek keyifli
mırıltılar çıkarıp Burçin'in bacağına kafasını sürterken onun bu hali daha da
güldürdü. Kısa bir süre sonra kulağına dolan tanıdık ses bir anda kafasını
kaldırmasına neden oldu.
-Çapkınlıkta beni
geçtin Tarçın Bey.
Tuna ile bakışları
buluştuğunda şaşkınlıkla karışık ona baktı ama hemen kendini toplayıp konuşmaya
başladı.
-Senden daha şanslı
ve sempatik olduğu kesin.
Tuna tek kaşını
kaldırmış bilmiş bir şekilde ona bakarken;
-Yalnız arkadaş ne
öğrendiyse benim sayemdedir dedi.
-Boynuz kulağı
geçmiş o zaman.
Tuna kafasını iki
yana sallayıp gülerken Burçin'in boş olan yanını gösterip;
-Oturabilir miyim?
Diye sordu.
Burçin ise omuz
silkip;
-Tabi ki, ne de
olsa kamusal alan izin almana gerek yok dedi.
Genç adam onun
yanına oturup vücudunu onun tarafına çevirdikten sonra;
-Bence baştan
tanışalım, ilk tanışmamız pek hoş olmadı dedi.
Burçin Tarçın ile
ilgilenmeye kısa bir süre ara verip ona döndükten sonra;
-Baştan tanışırsak
senin beni yakman ve hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam etmen unutulmayacak
ama dedi.
-Tamam, kabul
ediyorum çok kaba davrandım. Farklı bir olaya sinirlenmiştim ve o öfkemi sana
yansıttım, yanlış davrandım. Müsaade et telafi edeyim.
Burçin elini
alelade sallayıp;
-Boş versene,
önemli değil. Telafi edilecek bir şey yok, olur öyle insanlık hali dedi.
Tuna, onu kıstığı
gözleriyle incelerken Burçin daha fazla bir şey söylemeden tekrar Tarçın ile
ilgilenmeye devam etti. Bir süre sonra Tarçın ileride başka bir köpek görünce
Burçin'i bırakıp onun yanına koşarken genç kadın da onun arkasından muzipçe
söylenmişti.
-İki dakikada
sattın beni Tarçın Bey.
Kısa bir sessizlikten
sonra Tuna sesli bir şekilde nefes alıp yeniden konuşmaya başladı;
-Karnın nasıl oldu?
Yani o gün kabalık ettim farkındayım.
Tuna'nın sonlara
doğru kısılan sesiyle söyledikleri Burçin'in hafif tebessüm etmesini
sağladı.
-İyi merak etme,
zaten şirketteki doktorun yanına gittim hemen. O da merhem falan sürdü. Sana
sunum bile yaptım sonrasında diyor göz kırparak.
-Bazen tam bir öküz
oluyorum.
Burçin onun
söylediği ile tek kaşını kaldırmış;
-Düşüncesizliğini
kabullenen bir erkek vay dedi.
-Mükemmeliz ama
arada böyle kusurlarımız olabiliyor.
Burçin, genç adamın
konuşmanın sonunda dudaklarının arasından hafif çıkardığı dil ile onun ne
yapmaya çalıştığını anlarken ona uyup;
-Tabii canım o da
nazar boncuğunuz olsun dedi.
Burçin'in söylediği
Tuna'yı daha çok güldürürken;
-Hadi sana bir
kahve ısmarlayayım, hem düşüncesizliğimi telafi etmiş olurum. Söz bu sefer
yakmayacağım dedi.
Burçin ona
gülümseyip;
-Başka sefere
diyelim, zaten iş için daha çok bir araya geleceğiz. Şimdi gitmem lazım diye
cevap verdi.
Tuna içinden "Ben
iş dışında da bir araya gelmek istiyorum" dese de bunu dışarıya
yansıtmadı ve Burçin'in yanından kalkıp gitmesini izledi sessizce.
***
Günler hızla
geçerken İbrahim'in de ayağı yavaş yavaş iyileşmeye başlamıştı. Derin ile okula
gidip geliyor, İbrahim'in moralini biraz olsun düzeltebilmek için çabalıyordu.
Okuldan döndükten sonra İbrahim ile bir şeyler yemişlerdi ve şimdi de
oturuyorlardı. Derin kitaplığını düzenlerken bulduğu fotoğraf albümü
gülümsemesini sağladı. İbrahim'in yanına oturup;
-Bak sana çocukluk
fotoğraflarımı göstereyim dedi.
İbrahim gülerek
kafasını tamam anlamında sallarken Derin’de hemen onun yanına oturdu. Birlikte
genç kadının küçüklük hallerine bakarlarken yakınlardan gelen varlığını belli
etmek için çıkarılan öksürük sesi ikisinin de bakışlarının o yöne dönmesine
neden oldu. İbrahim karşısında gördüğü adam ile gülümserken Derin onun aksine
kaşlarını çatmış ve onu gördüğüne hiç memnun olmamıştı.
-Yine mi sen?
Genç kadının
karşısındaki adamı görünce verdiği tepkiden dolayı annesi Zehra uyaran ses
tonuyla;
-Derin dedi.
Kadın annesinin
söylediğine kulak asmayıp önündeki albüme bakmaya devam ederken Selim’de suçlu
çocuklar gibi sessizce onların yanına koltuğa ilişti ve onlarla birlikte
fotoğraflara bakmaya başladı. Selim onun küçüklük hallerine tebessüm ederek
bakarken Derin’in henüz üç dört yaşlarında ağlarken çekilmiş fotoğrafını
görünce;
-Ağlarken çok
çirkinmişsin dedi.
Genç kadın kocaman
açtığı gözlerle ona bakarken adam telaşla kelimeleri toparlamaya çalıştı.
-Yani tatlı bir
çirkinlik, maşallah boncuk gibi de gözlerin varmış. Gerçi hâlâ çok
güzeller.
İbrahim onun bu
haline kıkırdarken kulağına eğilip;
-Abi bence daha
fazla konuşma, batıyorsun dedi.
Derin onun
söylediklerine bıyık altından gülerken kucağındaki albümle ilgilenmeye devam
etti. Yeni açtığı sayfada üniversitede arkadaşlarıyla çekilmiş fotoğrafları
vardı. Selim dikkatini tekrar önündeki fotoğrafa verdiğinde gözlerini kısıp bir
süre fotoğraftaki kıza baktı. İlk an o olamaz diye düşündü ama sonra emin
olduğunda bakışlarını kadına çevirdikten sonra merakla aklındaki soruyu sordu;
-Sen bu kızı
nereden tanıyorsun?

Öbüşme zaman gelcek...
YanıtlaSil