İkiz Nehirler-11


"Zeynep, Zonguldak'ta oldukları zamanlarda yaşadıkları evdeydi ve elinde sıkıca tuttuğu bebeğini Sedef'e vermiyordu. Babasının arkadaşı Fransa'da işçi olarak çalışıyordu ve Türkiye'ye geldiğinde Zeynep'e ve Sedef'e birer tane bebek getirmişti. Ancak Sedef kendine gelen bebeği hırpalayıp kolunu bacağını çıkarınca sıkılıp çöpe atmıştı. Şimdi de Zeynep'in payına düşen bebeği elinden almak istiyordu. Zeynep ise o kadar sıkı tutmuştu ki ona vermemek konusunda diretiyordu. Sonra bir anda Zeynep çocukluktan çıkıp yetişkin bir kadın olduğunu fark etti. Sedef'te aynı şekildeydi. Kucağında ise oyuncak bebek değil Umay vardı. Sedef hırsla "Bırak onu, o benim bebeğim" derken, Zeynep; Umay'ı sıkıca sarıp; " Hayır, o benim bebeğim rahat bırak artık beni!" diye bağırdı. Sonra bir anda onu gördü, ileride kapının hemen önünde durmuş kendine bakıyordu. Bakışları onunla buluştuğunda kendini sanki hipnoz olmuş gibi hissetti. Bakışlarını ondan çekemiyordu. Tam bu sırada Sedef, Zeynep'in kollarının arasından hızla Umay'ı çekip aldı. Zeynep, Umay'ı almak için uzanırken Sedef arkasına bakmadan, Umay'ın ağlamalarına aldırmadan onunla kaçmaya başladı. Zeynep eli kolu bağlı çaresizce Umay'ı kaçıran Sedef'in arkasından bakarken O adam yanına geldi ve elini omzuna koyduktan sonra;
-Üzülme, sana onu getireceğim dedi.
Zeynep, bakışlarını ona çevirip öfkeyle yakasını iki eliyle kavradıktan sonra;
-Senin yüzünden oldu tüm bunlar, git artık. Defol hayatımdan! Diye bağırdı."
*
Genç kadın nefes nefese uyandığında bir an nerede olduğunu idrak edemedi. Odasında olduğunu fark ettiğinde terlemiş yüzüne yapışmış saçlarını eliyle geriye attı. Neden görmüştü ki şimdi bu rüyayı, hem Kerem’de nereden çıkmıştı. Uzanıp komodinin üzerinde duran sürahiden bir bardak su aldı kendine. Saat dördü geçiyordu, günlerdir uyumaktan dinlenmekten sıkılmıştı. Yavaşa yataktan kalktı. Banyoya gidip elini yüzünü yıkadı, aynadaki aksine baktı çökmüş gözaltlarına. Önce Umay’ın odasına gitti, yine bir ayağının yorganın dışında olması onu gülümsetmişti. Bir ayağını sürekli yorganın dışına atıyordu küçük kız kendi kendine hareket edebildiği yatağında dönebildiği günden beri bu böyleydi. Genç kadın yüzündeki gülümseme ile onun saçlarına bir öpücük bırakıp üzerindeki yorganını düzelttikten sonra odasından yavaşça çıktı. Mutfakta kendine çay yaptıktan sonra camın kenarına oturup caddeyi, ileride görünen parkı izledi. Hiç kimse yoktu, etraf karanlıktı. Ne kadar güzeldi böyle sakin olunca, hiçbir sorunu yokmuş gibi görünüyordu. Gece bütün çirkinliklerini örtüyordu sanki? Gece insanların da çirkinliklerini örter mi acaba diye düşündü. İnsanların acıları aslında en çok geceleri sızlamaz mıydı? Yastığa başımızı koyduğumuzda o yastık yeri gelir diken olup batmaz mıydı? Sen de dertlerini bağırmak istiyorsun ama duymuyorlar galiba İstanbul dedi kendi kendine. O günden sonra tekrar görmemişti onu, gelmemişti. Neden gelecekti ki? Kendisi değil miydi anlık duygu yoğunluğuyla olan bir yakınlaşmaydı deyip aralarında oluşan bağı küçümseyen, demek ki o da anlamıştı ve bir daha görüşmeye ya da aramaya gerek görmemişti. Neden o zaman gözünü her kapattığında o akşam geliyordu aklına, neden aklından çıkaramıyordu onu? Yüzünü sıvazlayıp yerinden doğruldu elindeki fincanıyla ve salona geçti, en iyisi bir şeyler izlemekti. Televizyonda birkaç kanal gezdikten sonra birinde durup kumandayı köşeye attı, hiçbiri ilgisini çekmiyordu. Aklına o gece kulağına fısıldanan cümle geldi ve o an bütün tüylerinin ürperdiğini hissetti.
“Kat kat buzu, karı yarıp gün yüzüne çıkmayı başarmış narin, harika ve yiğit bir kardelen çiçeğine benziyorsun…”
Bu kitabı çok severdi ve onun gözünde bir aşkın en masum şekilde nasıl yaşanabileceğini anlatıyordu sanki yazar. Ondan böyle bir cümle ya da kelimeler beklemediği için mi bu kadar çok etkilenmişti acaba? Kafasını iki yana salladı ne alakası vardı ki şimdi, ondan bekleyip beklememekle ilgili bir şey değildi bu. Hem o gün okula geldiğinde konuştuklarında da belli etmişti boş bir adam olmadığını, ayrıca düşünceli oluşundan da belli ediyordu kendini. Genç kadın aklından geçenlerle dehşete düşerken iyice saçmalamaya başladım kalk Zeynep yat uyu, uyanık kalma sen dedi kendi kendine. Hızla televizyonu kapatıp fincanını mutfağa götürdükten sonra odasına geçip yorganın altına girdi, yaklaşık yarım saat yatağında huzursuzca döndükten sonra tekrar geri kalktı. Ayakları onu çalışma odasındaki kitaplığının önüne götürdüğünde eline kitabı alıp bir süre kapağına baktı. Çalışma masasına geçip oturduktan sonra sayfaları karıştırdı ve altını çizdiği cümleleri okudu.
“Bir gün, ‘aşk ihtilaldir’ demiştiniz. Bu sözün anlamını şimdi anlıyorum. Aşk gelince, gerçekten yeni bir dünya kuruluyormuş. Eskiden göl balığıydım, artık akıntıya karşı yüzen bir sazanım.”
Bir müddet aynı sayfada aynı cümleleri okudu genç kadın. O gece o kanepede dakikalarca sarmaş dolaş oturmuşlar, öpüşmüşlerdi. Dudaklarına ve tenine dokunuşunun şefkati kadının üzerinde öyle bir etki bırakmıştı ki aklına geldikçe sarhoş olmuş gibi hissediyordu hâlâ. Bir insan küçücük bir dokunuş ya da öpüşle nasıl böyle hissettirebilirdi ki? Her dokunuşu efsunlu gibiydi ve etkisinden çıkamıyordu Zeynep. Kendini sürekli onu düşünürken buluyordu, belki de… diye geçirirken içinden bu düşünceden hızla uzaklaştı. O gece bir süre sonra genç kadın adamın kollarında uykuya dalmıştı. Hayatının en huzurlu uykusuydu belki de. Birkaç saat sonra gece yarısı uyandığında kendini yatakta bulmuş, yanında da kendisine dönük bir şekilde uyuyan adamı görmüştü. Yavaşça ona biraz yaklaşıp parmak uçlarını onun pürüzsüz yüzünde gezdirdiğinde bir an yaptığı şeyin yanlış olduğunu düşünüp kendini ondan uzaklaştırmış ona sırtını dönmüştü fakat belini kavrayan kollar ile ona daha çok yaklaşmıştı bir anda. Kerem kolları ile onu sıkıca sararken kıvırcık saçlarının izin verdiği kadarıyla boynuna bir öpücük bırakmış ardından derin bir nefes alarak;
“Hep böyle göğsümde hissedeyim seni, uzağa gitme” demişti mırıldar gibi.
Zeynep bunları düşünürken odaya giren halasının ona birkaç kez seslenmesi ile düşüncelerinden sıyrılabildi.
-Günaydın hala, dalmışım kusura bakma.
-Önemli değil de sen iyi misin kızım?
-İyiyim iyiyim, ne olacak ki hem…
-Bilmem olanı sen söyleyeceksin. Mesela bu dalgınlığının Kerem ile bir ilgisi var mı?
Genç kadın yüzünün yandığını hissederken;
-Yoo ne ilgisi olacak onunla, ne olabilir ki? Dedi telaşla.
Karşısındaki kadın onun bu telaşının farkındaydı.
-O gün seminere gitmedin değil mi?
Yeğeninin gözlerini kaçırmasından tahmininin doğru olduğunu anlamıştı Sema. Onun yeniden yara almasından korkuyor, endişe duyuyordu. Sonuçta o adamın neden Zeynep’in karşısına çıktığı aşikardı ve Sedef’in vesile olabileceği tek şey bela olur diye düşünüyordu içten içe. Genç kadını üzmemek ya da bunaltmamak için bir şey söylemek istemiyordu, en azından şimdilik. Ancak kaygılarını da gizleyemiyordu ve karşısındaki kadın bunun farkındaydı. Zeynep ona güven verem bir gülümseme ile bakarken;
-Benim için endişelenme lütfen ben iyiyim gerçekten, O kötü biri değil yani benim gibi Sedef mağduru sadece. Hem kötülük yapmak istese o gün çok kolay yapabilirdi. İnsan bazen acısından ne söylediğini ne de yaptığını görebiliyor… Ben de görememiştim biliyorsun, bazen bazı şeyleri yapabilirim sanıyorsun dedi.
Halası onun Kerem’i bu şekilde savunuyor olmasına şaşırırken kendisi de aynı şekilde şaşırmıştı genç kadının. Onu neden böyle savunma gereği duymuştu ki? Neden savunuyordu, onu savunacak kadar değerli miydi gerçekten kendi gözünde ya da gönlünde?
Genç kadın bu soruları kendine sormaktan hem korkuyor hem de yıllar sonra kalbinin ve aklının bu denli işgal altında olması hoşuna gidiyordu. Nasıl bir şeydi bu böyle… Bir insanın hem korku ve endişelerinden dolayı kaçmak hem de gölgesinde dinlenmek istediği aynı kişi olabilir miydi?

*
-Yeter artık anne, Ahu’yu suçlamaktan vazgeçin! Onun bu olanlarda hiçbir suçu yok. Nasıl bu kadar kör olabiliyorsunuz?
Burak artık anne ve babasının sürekli Ahu’yu suçlayan cümlelerine, onu genç kızdan uzak tutma çabalarına dayanamamış ve isyan etmişti. Babası işe gittikten sonra evde olan annesi ile yine kavga etmişlerdi. Annesi, genç adama yine Ahu’dan kendinden uzak tutması için nasihatler verirken daha fazla dayanamamış sinirle annesine bağırmaya başlamıştı.
-Biz seni korumak için söylüyoruz bunları, sen neden inatla bazı şeylerde diretiyorsun?
Annesi ise onun aksine ses tonunu sakin tutmaya özen gösterip aynı sakinlikte onun sorularını cevaplıyordu. Fakat Burak annesi kadar sakin kalamıyordu, aksine onun bu sakinliğini gördükçe daha fazla sinirleniyordu.
-Çünkü Ahu’yu seviyorum! Ve siz ne derseniz deyin hiçbir zaman onu sevmekten vazgeçmeyeceğim.
Burak içinde yaşadığı bu hissin ilk kez kelimelere dökülüp dudaklarından firar etmesinin heyecanını yaşadı içinde. Ezgi'nin onu sıkıştırmalarını göz ardı edip, köşe bucak kaçtığı şey bir anda dudaklarından çıkıvermişti bir anda. Yüzünde oluşan şaşkınlık ve mutluluk karışımı heyecanlı bir gülümseme ile annesine bakıp az önceki öfkeli halinden eser kalmamış bir halde yeniden konuşmaya başladı.
-Babam sana aşık olduğunda Rum kökenli olduğun için evlenmenizi kabul etmeyen ailesine karşı gelmedi mi?
-İkisi aynı şey değil oğlum, görmüyor musun halini? O kız yüzünden belki daha kötü olabilirdi her şey.
Burak kafasını iki yana sallayıp ona onaylamaz bakışlar atarken;
-Siz sadece görmek istediklerinizi görüp, işinize geleni savunuyorsunuz. Benim annem babam böyle olamaz deyip montunu aldıktan sonra hızla evden çıktı.
Evde ders çalışan Ahu çalan telefonu ile bakışlarını telefonuna çevirdiğinde ekranda Burak adını görünce telefonu açıp açmamak konusunda bir an tereddüt etti.
-Efendim
-Ahu nasılsın?
-İyiyim, sen nasılsın?
-Seni görürsem daha iyi olacağım.
Telefonun diğer ucundaki gencin söyledikleri onun burukça gülümsemesini sağlarken içinden "Ben de seni görürsem daha iyi olacağım" dedi.
-Evdesin değil mi?
-Evet, Ezgi ve Gonca dışarı çıktılar. Bende evde oturuyorum.
Burak onun evde olabileceğini az çok tahmin ettiği için yolu çoktan yarılamıştı. Ezgi ile sürekli konuşuyorlardı ve Ahu’nun ne kadar üzgün olduğunu, olanlardan kendini suçlu hissettiğini söylüyordu ona. Burak beş günün sonunda eve gittiğinde annesi ve babası onun omzunu fark ettiklerinde dehşete düşmüşler neler olduğunu sorgulamışlardı. Daha önce anne ve babasına Ahu’dan bahsettiği için olanları anlatan Burak hiç ummadığı bir tepki ile karşılaşmış ‘o kızla tekrar görüşmeyeceksin’ tehditlerine maruz kalmıştı. Günlerdir onu görmüyordu ve çok özlemişti üstelik Ezgi’den duyduğu kadarıyla kendini suçlamaktan vazgeçmiyordu. Neyse ki abisi de babası da yakalanmış gereken cezayı almışlardı. Artık onlara zarar veremezlerdi. Ancak Ahu onun kadar iyimser olamıyordu çünkü onlar hapiste olsalar da babası işini yaptıracak birini illaki bulabilirdi. Onun ne kadar kötü biri olduğunun farkındaydı genç kız. Bu da onu korkutuyor yeniden bir zarar görmelerinden korkuyordu.
Aradan geçen yirmi dakikanın sonunda Burak, Ezgi’nin evinin önüne gelmişti. Arabayı park edip apartmanın önüne geldiğinde hemen zili çaldı ve kapının açılmasını bekledi. Ahu heyecanla uzun sarı saçlarını elleriyle tarayıp düzelttikten sonra otomatiğe bastığında birkaç dakika içinde asansörden çıkan genç adamın gözleriyle buluştu mavi gözleri. Onun içeri girmesi için genç kız biraz geri çekildiğinde Burak’ta elindeki bir demet papatya ile içeri girdi ve kapıyı kapattı.
-Bunları sana aldım, senin kadar güzel değiller belki ama o hüzünlü gözlerine bir gülümseme yerleştirebilirler belki.
Ahu heyecanla soluyup kaçırdığı bakışlarıyla karşısındaki gence baktı. Sonra da elindeki buketle birlikte ona sarıldı. Burak böyle bir tepki beklemediği için bir an şaşırsa da sonrasında hemen onu kollarıyla sıkıca sardı. Genç kız bir süre sonra içinden gelen hisse engel olamazken dudaklarından kaçan bir hıçkırıkla ağlamaya başladı.
-Sana bir şey olacak diye çok korktum.
Burak onu daha sıkı sararken saçlarına birkaç öpücük bırakıp;
-İyiyim ama bak kimseye bir şey olmadı, lütfen sen de kendini üzme. Suçlama kendini sakın dedi.
Genç kız biraz sakinleştikten sonra salonda geçip kanepede yan yana oturmuşlardı.
-Benim yüzümden Zeynep hoca da günlerce hastanede yattı, ölümden döndü. Etrafımdaki herkese zarar veriyorum ben.
Burak koltukta ona tamamen dönüp hafifçe saçlarını okşadıktan sonra;
-Hiçbir şey senin yüzünden değil, herkes iyi yapma böyle lütfen dedi.
Genç kız öne eğdiği kafasıyla burnunu çekip sessizce iç çekerken Burak sıkıntılı bir nefes verip onu izledi bir süre.
-Zeynep hocanın yanına gittim geçen gün, başına gelenlerden dolayı çok utanıyorum. Onun yüzüne bakamıyorum.
İki gün önce Ezgi ve Gonca ile Zeynep’i ziyarete gitmişlerdi ve genç kadın ona kendini suçlamaması konusunda dil dökmüş olsa da onu ikna edememişti. Ona göre onların yakınında olduğu sürece abisi ya da babasının yapacaklarına onlar da maruz kalabilirlerdi. Genç kız onlardan kaçıp gidebilirsem onları da olabilecek kötülüklerden koruyabilirim diye düşünüyordu.
Burak ise onu teselli etmeye çalışırken bir yandan da onu nasıl kendini suçlamaktan vazgeçirebileceğini düşünüyordu.
*
Burçin önündeki dosyayı incelerken Ece'de karşısındaki koltuğa oturmuş akşam yemeğe çıkacağı arkadaşı ile buluşmaya giderken ne giyeceğini düşünüyordu.
-Acaba geçen hafta aldığım kırmızı elbiseyi mi giysem. Yok yok o çok iddialı olur daha ilk buluşmada.
Burçin onun kendi kendine konuşup sonrada kendi kendine fikirlerini beğenmemesine daha fazla dayanamayıp;
-Ece yeter artık sabahtan beri kafamı şişirdin dedi.
Ece, Burçin'in bu tepkisi ile yerinden sıçrarken başparmağını üst ve alt dişlerinin arasına koyup kafasını yukarı doğru birkaç kez kaldırdıktan sonra;
-Korkuttun beni dedi.
-Bence sen benden değil, kendinden kork. Bu ne yahu sabahtan beri onu mu giysem bunu mu giysem diye dırdır konuşup duruyorsun. Ya sen zaten güzel bir kadınsın neden karşı cinsin seni beğenmesini bu kadar dert ediyorsun. Kendini türlü kılığa sokup olduğundan farklı biri haline getirince mi beğenecek o insan seni? Sevdiğin insanın yanında kendin gibi olmadıktan sonra o insanı sevme zaten.
Ece ona itiraz etmek isterken Burçin elini hızla kaldırıp ona engel olarak tekrar konuşmaya başladı.
-Bir kadın tabii ki güzel olmalı, bakımlı olmalı ama senin şu an yaptığın bu değil. Sen zaten bakımlı ve güzel bir kadınsın ama şu haline bir bak sırf beni beğenmezse korkusuyla sabahtan beri onu mu giysem, saçımı şöyle mi yapsam diye saçma sapan fikirler üretip, kafanda türlü senaryolar kuruyorsun.
Ece, Burçin'in haklı olduğunu bildiği için kafasını aşağı yukarı sallayıp;
-Haklısın, fazla abarttım. Biraz heyecan yaptım galiba dedi.
Bir süre sessiz kaldıktan sonra konuşmaya devam etti;
-Eee siz Tuna Bey ile nasılsınız?
Burçin onun sorduğu soruya omuz silkip;
-Ne olabilir ki iyidir herhalde dedi.
Ece oturduğu koltuğa iyice yerleşip;
-Her gün dip dibesiniz ayrıca adam ağzının içine bakıyor, seni nasıl sevdiği bakışlarından belli dedi.
-Ece susacak mısın sen artık?
Burçin'in rahatsızca yerinde kıpırdanıp utanan hali Ece'yi eğlendirirken onu sıkıştırmaya devam etti.
-Neden inkar etmeye çalışıyorsun, sen de onu seviyorsun. Hem farkında değilim sanma bir gün aramasa içten içe merak ediyorsun. Neden bir gün de sen aramıyorsun? Sen değil misin sevdiğin insana sıkı sıkı sarılmalı insan, kaybettiğin zaman geri gelmiyor diyen. Günlerce yanı başından ayrılmadı adam, yaptığı yanlışı telafi edebilmek için etrafında pervane oldu. Olmadı şöyle düşünelim şirketimizin genç doktoru Mert'in sana olan hisleri malum ama sen nazik bir şekilde onu geri çevirdin. Gel gör ki söz konusu Tuna olduğunda senin bakışlar değişiyor ve ne kadar belli etmemeye çalışsan da yanında olması seni mutlu ediyor.
Burçin ne kadar inkar etmeye çalışsa da Ece haklıydı. Tuna'nın ona karşı hareketleri, şefkati onu mutlu ediyordu. Onun yanında kendini huzurlu hissediyordu. Ani bir kararla sandalyesinden doğrulup çantasını ve kabanını aldıktan sonra;
-Benim çıkmam lazım dedi.
Ece kocaman açtığı gözlerle onu izleyip gülerek;
-Aaa vallahi aşka geldi kız! Bilsem daha öne yapardım ben bu konuşmayı dedi.
Burçin onun söylediklerine gülümseyip bir şey söylememiş hızla şirketten çıkmıştı. Bir taksiye binip Tunaların çokta uzak olmayan şirketlerinin önüne kısa sürede gelmişti. Asansöre binip Tuna'nın katına geldiğinde derin bir nefes alıp asansörden çıktı ve sekreterinin masasın önüne geldi.
-Merhaba, ben Tuna Bey'e gelmiştim ama müsait miydi?
Karşısındaki genç kadın gülümseyerek;
-Merhaba, evet buradalar bir görüşmesi vardı. Yarım saate bitecektir, siz geçin odaya isterseniz ben size bir kahve ikram edeyim dedi.
Burçin "Tamam" anlamında kafasını salladıktan sonra Tuna'nın odasına girdi. Gelen kahvesini içip bir süre sessizce oturdu. Kahvesi bittikten sonra ayağa kalkıp kapının arkasında kalan tabloların ve küçük kitaplığın olduğu yere gitti. O sessizce kitapları ve tabloları incelerken hızla açılan kapı ve duyduğu konuşma onda şok etkisi yarattı.
*
Genç kadın önündeki notları okurken sesli bir nefes verip arkasına yaslandı. Yüzünü birkaç kez elleriyle sıvazladıktan sonra kafasını sandalyenin arkasına yasladı. Raporu henüz bitmemişti ve okuldan arkadaşı Devrim’den rica ettiği notları gelmiş onları okuyordu. Kapının tıklatılmasıyla oturduğu yerde dikleşip açılan kapıya baktı. Az önce dış kapı zili çalmıştı ama Zeynep halasının su istediğini düşünmüştü. Derin kafasını uzatıp gülerek;
-Gelebilir miyim? Diye sordu.
Zeynep onu görünce yüzünde oluşan geniş gülümseme ile oturduğu yerden kalkıp;
-Gel tabi dedi.
Birbirlerine sarıldıktan sonra Zeynep’in çalışma odasından çıkıp salona geldiler. İki gün önce Selim yanında Derin ile geldiğinde genç kadın ufak bir şaşkınlık yaşamıştı. Yıllar önceki dostu karşısındaydı ve bunu hiç beklemiyordu, hele ki Kerem’in arkadaşı olan birinden. Ancak onların tanışmasına vesile olan o kaza ve ardından albümde Selim’in gördüğü fotoğrafı öğrenince durum açıklığa kavuşmuştu. Derin ile bir sosyal sorumluluk projesinde tanışmışlardı ve o zamanlar üniversite ikideydiler. Projeden sonra da görüşmeyi kesmemişler aksine daha sık görüşmeye başlamışlardı. Ancak Zeynep’in yaşadığı o kara günler onu tamamen sosyal hayattan koparmış etrafındaki herkesle bağını koparmasına neden olmuştu. Sadece Burçin onun kendini uzaklaştırma çabalarına kulak asmamış sürekli yanında olmuştu. Derin o olayı birkaç ortak arkadaştan duysa da ihtimal vermemiş Zeynep’e ulaşmaya çalışmıştı ancak hiçbir şekilde ona ulaşamamıştı. İki genç kadının Sema’nın getirdiği çayları içerken bir süre aradan geçen yıllardan yaptıklarından konuştular. Derin, arkadaşına onu merak ettiğinden onun için endişelendiğinden bahsederken Zeynep ona mahcup gözlerle bakabildi sadece. Kendini o dönem o kadar çaresiz ve bitmiş hissediyordu ki herkesle bağını koparmak mümkün olursa yok olup gidebilmek istemişti. Numarasını değiştirmiş kimseyle iletişime geçmemişti o süre zarfında. Yok olup gidememişti buradaydı şimdi ama düşününce de iyi ki gitmemişim diyordu. Ne kadar üzülüp çoğunlukla kaybetmiş olsa da kazandıklarını yadsıyamazdı. Geçen sürede asla kaybetmek istemeyeceği dostlukları ve en önemlisi de kızı Umay’ı olmuştu. Aklına birden yeniden Kerem geldi, aklından çıkıyor muydu ki?
-Seni merakta bıraktığım için çok özür dilerim ama o an her şeyle herkesle bağımı koparmak istedim. Yaşadıklarım, gördüklerim o kadar iğrenç şeylerdi ki kaçmak istedim. Babamı kaybedişim her şey üst üste geldi. Burçin o anlarda yanımda olmasaydı ona da izimi kaybettirirdim ama o inatla bırakmadı, kaçmaya çalıştığımda her hamlemi boşa çıkardı. Sonunda ben de pes ettim. Aslında sonrasında seni aramak istedim ama numaran değişmişti... Ben gerçekten çok üzgünüm.
-Umay... dedi ama devamını getiremedi Derin.
Zeynep sadece kafasını aşağı yukarı sallayabildi. İstemsiz bir damla yaş düştü gözünden. Hızla onu sildikten sonra kafasını kaldırıp yüzüne zoraki bir gülümseme yerleştirerek;
-Ama Selim sayesinde tekrar görüştük dedi.
Derin ise onun gözlerinin içine bakıp tepkisini ölçmek ister gibi;
-Aslında Kerem sayesinde dedi.
Zeynep'in az önce yüzüne yerleştirdiği zoraki gülümseme silinirken sesli bir şekilde yutkundu. Onun bu hali genç kadının gözünden kaçmazken konuşmaya başladı;
-Kerem, Sedef'in peşindeydi değil mi?
Zeynep sımsıkı kapattığı gözleriyle kafasını aşağı yukarı sallayıp;
-Sedef sadece benim değil başka insanların da canını yakmış dedi.
-Selim benim albümümde senin fotoğrafını görünce Sedef sandı, ikizin olduğunu söyleyince Kerem'in bunu bilmediğini söyledi. Olanları Sedef'in Kerem'in kardeşinin ölümüne sebep olduğunu anlattı. O yaşananlar benim de kulağıma gelmişti hatta aramızın iyi olduğunu bilen birkaç kişi bana sormuştu söylenenler doğru mu diye ama ben geçiştirmiş, kesin bir dille inkar etmiştim. Aslında Sedef'i bir kere tesadüfen görmüştüm, hamileydi. Yanına gidip onunla konuşmak istediğimde konuşmak istemediğini söylemişti. Onu takip edip evine kadar gittiğimde etraftaki komşularının biraz ağzını aramıştım. Tek başına kaldığını, kimseyle konuşmadığını söylemişlerdi sadece. Sonra tekrar gittiğimde evde bir başkası oturuyordu ve eski kiracının evde doğum yaparken öldüğünü söylemişti. Bebeği sorduğumda bilmediğini söyledi ama Sema teyzenin yanında o gün Umay'ı görünce... Her neyse ne olursa olsun sana ulaşmakta yine başarılı olamadım. Bunları Selim’e da anlatınca O da Kerem'e haber vermek istedi ama ulaşamamıştı. Sonra tekrar konuştuğumuzda Kerem'in de her şeyi öğrendiğini söylemişti.

Sema’ya bir gece yarısı telefon gelmiş ve bir adrese çağrılmıştı. Kadın verilen adrese gittiğinde Sedef'in yarı baygın bedeni, yanında yeni doğmuş bir bebek ve başlarında bir ebe ile karşılaşmıştı.  Sedef'in başında bekleyen kadın o akşam ona herhangi bir sorun çıkmayacağını kimsenin bebeğin nerede olduğunu sormayacağını söylemişti. Kimse sormamıştı da... Bir hastanede Ebe olan kadın evde Umay doğduktan sonra Sedef'i kendi çalıştığı hastaneye götürmüş Preeklampsi olarak kayda geçmesini sağlayıp olayı kapatmıştı.  Sema da bebeği hiç kimseye göstermeden o gece Fadime babaanneye götürmüştü ve birkaç hafta orada kalmasını sağlamıştı. Sonrasında Sedef'in cenaze işlerini halledip eve Umay ile geldiğinde Zeynep'in onu evde istememesi ile mücadele etmişti bir süre. Küçük kızın ismini Fadime babaannesi vermişti. “Umay; çocukları ve hayvanları koruyan tanrıça, bereket demek. Bu sabinin de ömrü bereketli olsun tüm kötülüklerden bundan sonra korunsun” demişti. Sema yeğenine tam olarak kabul ettiremese de en azından nüfusta Umay'ın annesi olmasını sağlayabilmişti. Zeynep o günlerde o kızın sadece nüfusta annesi olurum benden fazlasını bekleme deyişlerini hatırladı. Şimdi düşündükçe nasıl üzülüp kahroluyordu. Neyse ki o sözlerinin hiçbirini Umay bilmemişti… Ama o ne kadar bilmeyip hatırlamasa da genç kadın bunun suçluluğunu hep içinde taşıyordu. Halası onunla bu konu hakkında defalarca konuşmuş, ona o dönem yaşadığı şeylerin kolay olmadığını söyleyip bu düşüncesinin yanlış olduğuna ikna etmeye çalışmıştı ancak genç kadın bu düşünceden kurtulamıyordu.
Derin ile bir müddet oturup sohbet ettikten sonra genç kadın artık gitmesi gerektiğini söyleyip yeniden görüşmek üzere sözleşerek onun yanından ayrılmıştı.
*
-Anne ben o kızların hiçbiriyle tanışmak ya da görüşmek istemiyorum. Bana fotoğraf göstermekten vazgeç artık.
Selim annesine telefonda whatsapptan sürekli gönderdiği fotoğraflar yüzünden isyan ederken Kerem'de onun bu halini gülerek izliyordu.
-Tamam anne sen yorulma artık benim zaten bir sevgilim var deyince Kerem kıstığı gözleriyle onu izlemeye başladı.
-Tamam, sizi tanıştıracağım ben. Hayır manken falan değil anne ya, nereden çıkarıyorsun bunları.
Kerem onun kimi kastettiğini bildiği için tek kaşını kaldırmış onu dinliyordu. Selim telefonu kapattığında Kerem'de imalı bakışlarını üzerinden çekmemişti. Genç adam ona "Ne var?" dercesine bakarken O da yüzüne yerleşen imalı gülümseme ile baktı arkadaşına.
-Derin’in bundan haberi var mı? Sevgili olduğunuzdan.
Selim alnını masasına dayayıp;
-Hayır ve muhtemelen beni öldürecek. Sevgilim olma ihtimali de böylece son bulacak dedi.
Kerem onun söyledikleriyle kaşlarını çatarken konuşmaya başladı;
-Sen Derin’den hoşlanıyor olabilir misin?
Genç adam yüzüne yerleşen aptal sırıtışla;
-Ben ona sırılsıklam aşığım, hayatımda ilk kez dedi.
Kerem arkadaşının bu haline gülerken;
-Vay be yılların Çapkın Selim Kaygısız'ı deli divane aşık he dedi.
Genç adam onun söyledikleriyle derin bir nefes alıp;
-Ben hiç böyle hissetmedim Kerem, önceden dalga geçerdim çok aşığım diyenlerle. Şimdi şu halime bak, sürekli Derin’i görmek istiyorum. Onu merak ediyorum. Şu an içimde yaşıyorum belki ama bunu artık içimde tutamıyorum ve bir an önce söyleyeceğim dedi.
Kerem ona burukça gülümseyip kafasını belli belirsiz aşağı yukarı sallarken;
-Söyle bence de dedi.
Kerem'in dudaklarından dökülen cümledeki acı isyan arkadaşının gözünden kaçmamıştı. Onun içinde kopan fırtınaları çok iyi biliyordu. Onun böyle çaresizliği kabul edip hiçbir şey yapmaması Zeynep'e gitmemesi onu deli ediyordu ama ona da içten içe hak veriyordu. İkisi açısından bakıldığında yaşananlar kolay şeyler değildi. Farklı şartlarda tanışılmış olsa çok daha kolay ve güzel olabilirdi her şey. Tabii bir de Zeynep’in yaşadıkları vardı ve Kerem’in ve Derin’in anlattığı kadarıyla çok kolay şeyler yaşamamıştı. Aslında şimdi de güzel olabilirdi ama Kerem inatla Zeynep'e gitmeyi reddediyordu. Selim bu inadın bir gün sona ereceğini, içinde dizginlemeye çalıştığı bu aşkın sonunda sahibine ulaşacağını düşünüyordu, tek temennisi ise geç kalmış olmamasıydı. 
Kapının açılmasıyla ikisinin de bakışları o yöne dönerken gördükleri yüz onları gülümsetti. Tuna onlara selam verip Selim’in karşısındaki koltuğa oturdu.
-Ne var ne yok gençler?
Tuna’nın yönlendirdiği soruya Kerem iki elini havaya kaldırıp “Ne görüyorsan o” derken Selim’de “Benim aşık oluşumu kutluyoruz” dedi. Tuna’nın gülüşü arkadaşının söyledikleri ile daha da genişlerken;
-Ee hadi o zaman kuru kuruya kutlama yapmayalım dedi.
Hep beraber şirketten çıktıklarında sahil kenarında salaş bir meyhaneye gelmişler, siparişlerini vermişlerdi. Zeynep’in hastanede olduğu süreçte üç arkadaş yeniden buluşmuşlardı. Üçü de aynı lisede farklı sınıflarda okumuşlardı ve ortak arkadaş grupları sayesinde tanışmışlardı ancak sonrasında farklı üniversitelerde okumaları yurtdışına gitmeleri bağlarını tamamen koparmıştı. Selim ve Kerem tekrar karşılaşma ve o bağları daha da güçlendirme şansı bulsa da Tuna onlarla yeniden karşılaşma şansını ancak yakalayabilmişti. Beraber bir süre eski zamanlardan ve lisedeki ortak arkadaşlarının neler yaptıklarından konuşturlar. Sonunda konu dönüp dolaşıp aşk hayatlarına geldiğinde ilk konuşmaya başlayan Selim oldu.
-Ben hiç daha önce böyle hissetmemiştim yani ilk tanıştığımız zamanlar aklıma gelince şu anki hislerim imkansız gibi geliyor ama oluyormuş. Resmen Derin’i aklımdan çıkaramaz oldum, içimdeki bu duygu o kadar yoğunki artık içimde tutamıyorum. Annemle babam şundan üç ay önce evleneceksin diye tutturduklarında o kadar uzak geliyordu ki bunun imkansız olduğunu anlatmaya çalışıyordum onlara ama şimdi düşününce hiçte uzak gelmiyor. Yani Derin dese ki hadi evlenelim kabul ederim yani olmaz diyemem.
-Yalnız teklifi sen yapacaksın, Derin değil.
Kerem arkadaşının bu halini yüzüne yer etmiş tebessümle dinlerken onunla uğraşmayı da ihmal etmiyordu. Adam onun kendisine laf yetiştirmesiyle yüzünü ekşitirken;
-Sen benimle uğraşacağına Zeynep’le uğraş bence, hem daha güzel sonuçlar alınır iki taraf için de dedi.
Kerem sıkıntılı bir nefes verip önündeki kadehi bir dikişte bitirirken yanındaki Tuna’da onun bu halini izledi bir süre.
-Konuşmadan, kendini anlatmadan bu durumu içindeki bu düğümü çözemezsin.
-Olmuyor Tuna, beni dinlemiyor bile. Ona kendimi anlatmaya çalışıyorum ama kendisini o kadar kapatmış ki eminim içten içe onu Sedef için kullandığımı düşünüyor hâlâ. Ben ona olan hislerimin farkına vardığımdan, bu hisleri kabullendiğimden beri aklımdan Defne’nin intikamını almak geçmedi bile. Ben böyle bir adam değildim, kötü olmak istemedim ama küçük kardeşimin ellerinden kayıp gitmiş olmasına da hazmedemedim yapabilirim sandım… O eğer Sedef olsaydı ben gene yapamazdım, ben sadece benim gibi acı çeksin istedim ama onu bile elime yüzüme bulaştırdım. Sedef’e kötülük yaptığımı sanırken Zeynep’in kalbini kırdım galiba…
-İyi de bunu sen bilemezdin ki hem ben seni tanıyorum sen karşındaki Sedef olsa da hiçbir şey yapamazdın. O bir katildi Kerem, Derin’in bana anlattıklarını anlattım sana neler yapmış Zeynep’e duydun… Bu kadar kötülüğü sen yapabilir miydin, gerçekten yapabileceğine inanıyor muydun?
-Bence Selim haklı Kerem yani sizin Zeynep ile aranızda olan bambaşka bir durum şu anda, Zeynep yaşadıklarından dolayı güvenemiyor korkuları var ama bana göre senin içten içe kötülük yapamayacağının farkında. O gün hastanede odasındayken Burçin ona seninle ilgili bir şey söyledi yani ben konuyu bilmediğim için anlayamadım ama sonra Selim bahsettiğinde anladım. Babanın kalp krizi geçirdiğini söyleyince direkt “O yüzden mi gitmiş yani?” diye sordu ve gözlerinden o an bir ışıltı geçti. Bence o ışıltıda çok şey gizli, belki aşılması imkansız gibi görünüyor ama aranızdaki o örülü duvarı biraz çaba ile yıkabilirsin.
Kerem, arkadaşlarının söylediklerini düşündü bir süre gerçekten başarabilir miydi onu gerçekten sevdiğine ikna edebilir miydi?
-Ee aşk doktoru senin gönül işleri nasıl gidiyor? Hastanede gözümden kaçtı sanma Burçin’in peşinde pervaneydin.
Selim bir yandan önündeki mezelerden yerken bir yandan da karşısında oturan arkadaşına laf atıyordu.
-Bilmiyorum Burçin çok farklı yani ilk gördüğüm günden beri ilgimi çekiyor inkar edemem, bir kaza atlatmıştık benim aptallığım yüzünden o da geçmişte ailesini bir kazada kaybetmiş ve bu kaza onu biraz benden uzaklaştırdı galiba. Babam şirketin başına geçeceksin diye tutturduğundan beri yeniden Amerika’ya gidebilmenin yollarını arıyordum ama Burçin’i tanıdığımdan beri o yolların hiçbirine başvurmuyorum artık. Burçin’e ona karşı olan hislerimi söyleyeceğim, aslında bugün şirkete gelmiş ama sonra bir anda çıkıp gitmiş anlamadım, aradım defalarca ulaşamadım da. Kadınlar gerçekten çok zor, hiç bizim gibi değiller kafaları çok farklı çalışıyor.
Selim muzipliğinden vazgeçmeyip gülerek kadehini havaya kaldırırken "Bize çektiren kadınlarımıza içelim o zaman, ne kadar çile çektirseler de onlarsız yapamıyoruz" demiş, hemen ardından da kadehinden iki yudum alıp ses tonunu biraz yükselterek "Aaah Derin bana neler yaptın böyle" diye devam etmişti. 

Yorumlar