İkiz Nehirler-1
Parıldayan güneş
gözlerini kamaştırırken kıyıya vuran dalgaların sesleriyle huzur bulduğunu
hissetti. Kızgın kumlar çıplak ayaklarını yakarken hızlı adımlarla denize
koştu, yıllardır görmediği sevgilisine kavuşmuş gibi attı kendini dalgaların
arasına. Güneşten kavrulmuş bedeninin serin su ile derin bir soluk aldığını
duyumsadı. Gözleri açık bir şekilde yüzmeye devam ederken suyun berraklığına
hayran kaldı bir kez daha. Burayı hep çok sevmişti, ince çakıl taşları ve
kumların olduğu berraklığından hiçbir şey kaybetmemiş bakir bir yerdi burası.
Bu deniz kenarı onun çocukluğuydu, babasının ona yüzmeyi öğrettiği yerdi. Gece
üzerine vuran ay ışığı ile parıldayan, gündüz güneşin nazlı ışıltılarıyla dans
eden kendi cennetinden bir köşeydi. O cennet belki artık içini sızlatıyordu ama
o anları düşünmeden, o anlara tutunmadan da yapamıyordu. O günleri, babasını
çok özlüyordu. Babasından annesini dinlemeyi çok özlemişti. Eli gayri ihtiyari
kaşının üzerindeki ize dokunurken içindeki sızının daha da büyüdüğünü hissetti.
İçinde oluşmuş o boşluğun, oyuğun hiç geçmeyeceğini bir kez daha hissettirmişti
o iz genç kadına. Yüreğinde oluşan sızı ile araladı gözlerini ve bir kez daha
hayat ırmağının yönünü değiştiremeyeceğini kabullenmeye çalıştı kendi içinde.
Bunun mümkün olmadığını kavramıştı artık, içindeki bu kor parçası onu her gün
daha çok yakarken tecrübe etmişti bunu. Geçmişteki hatası en büyük sınavı
olmuştu onun. Kahverengi gözlerinden birer damla yaş süzülürken hızla akan
yaşları sildi ellerinin tersiyle. Onun sanki mümkünmüş gibi daha çok
kahrolmasına, suçlu hissetmesine sebep olan bu düşünceler içten içe ona haz
veriyordu. Kendi kendini cezalandırdığını hissediyor, bu acıyı kendine layık
görüyordu. Çoğu zaman bir ömür ağlasa kendine duyduğu bu öfke bitmeyecekmiş
gibi hissediyordu.
Zonguldak’ta doğup
büyümüştü Zeynep. Babası bir maden ocağında çalışmış onlara güzel bir hayat
verebilmek için çabalamıştı. Musa çocuklarını kimseye muhtaç etmemek için gece
gündüz çalışmış onlara iyi bir gelecek verebilmek için uğraşmıştı. Zeynep hep
onun çok çalışmasından şikayet eder onu daha fazla görebilmeyi isterdi. Fakat
bazı şeyler biz ne kadar istesek de mümkün olmuyordu. Musa’nın onlarca arkadaşı
madende oluşan göçüğün altında kalmış can vermişti ve bir gün bana da bir şey
olursa çocuklarım başkalarına muhtaç olmasın diye düşünmüş onlara bir şeyler
bırakabilmek için çabalamıştı. Aslında kız kardeşi Sema ona hep destek çıkmış
onun böyle çalışıp kendisini yıpratmasına hiçbir zaman razı gelmemişti ama Musa
kardeşini ne kadar sevse de bu konuda onu dinlememişti. Sema onlarla beraber
yaşıyordu ve Musa’nın en büyük destekçisiydi o zamanlar. Yengesi doğumda
öldükten sonra abisini hiç yalnız bırakmamış ona elinden geldiğince destek
olmaya çalışmıştı.
Zeynep annesini hiç
bilmiyor olmanın burukluğunu daima yaşamıştı, hep özlem duymuştu ona karşı.
Babasının da sürekli çalışmak zorunda olması bunu ikiye katlamıştı ama
babasının varlığını bilmek onun gözlerine bıraktığı sıcacık bir bakış onun
direncini hep artırmıştı. Annesinin boşluğunu ise halası doldurmak için çaba
göstermiş onların yanında olmuştu daima. Onun hakkını asla ödeyemeyeceğim diye
düşünürdü hep genç kadın, onun fedakarlıklarının karşılığı bu dünyada olamazdı
ona göre. Onlara anne olmuş, babasının yokluğunda baba olmuş onların ellerini hiç
bırakmamıştı. Zaten O ve Umay olmasaydı bu kadar çabuk iyileşebilir miydi? Sırf
onlardan kopmamak, onların yanında olabilmek için hiç evlenmemişti. Zeynep bunu
çok düşünmüş halasına birçok kez ‘Neden evlenmedin, bizim yüzümüzden mi
istemedin?’ diye birçok kez sormuştu fakat aldığı yanıt genelde geçiştirme
cevaplar ve “Doğru adamı bulamadım o yüzden evlenmeyi düşünmedim” olmuştu.
Halası çok güzel bir kadındı ve Zeynep’te aynı halasına benziyordu. Kıvırcık
gür saçları, bembeyaz teni ve biçimli yüzü yaşına rağmen hâlâ daha güzelliğini
kaybetmemişti. Zeynep annesinden sadece kahverengi gözlerini almıştı, halasının
gözleri ise kömür karasıydı. Zeynep ona
genç kızken hayranlıkla bakar nasıl bu kadar güzel olduğun halde evlenmezsin,
nasıl hiç düşünmezsin diye soru yağmuruna tutardı. Sema yeğeninin bu
sıkıştırmalarına güler, durumu şakaya vurur geçiştirirdi. Yaşı büyüdükçe
halasının da bir kalp sancısı olduğunu fark etmiş ve onu bu konuda onu
sıkıştırmaktan artık vazgeçmişti.
Sema halk eğitimde
dikiş nakış konusunda dersler verdiği dönemde zanaat dersleri için yeni bir
öğretmen başlamıştı işe. O zamanlar yengesi öleli 6 sene olmuş, kendisi de 26
yaşındaydı. Bulundukları yerde onu talip olan çok olmuş ama kendisi hiçbirini
istememişti. Sevmediği biri ile bir ömür geçirme düşüncesi ona hiçbir zaman
doğru gelmemişti. Abisi de asla onu bu konuda zorlamamış istediğin zaman evlen,
istersen evlenme hayat senin hayatın ben her kararında yanındayım demişti ona
daima. Onun sayesinde okumuş, işe girmişti. O yanında durmasa, ona destek
olmasa yapabilir miydi emin olamıyordu. Cemil ile tanıştıkları, göz göze
geldikleri ilk gün ilk defa kalbinin hızlı çarptığını ve yüzünün kızardığını
hissetmişti. Sanki saatlerdir koşuyormuş gibi çarpan kalbinin sesi dışarıdan
duyulacak diye nasıl da korkmuştu. Onun kendisine bakan ela gözleri kumral
saçları hem utanıp gözlerini kaçırmasına hem de içten içe hissettiği merakla
ona bakma istedi duymasına sebep olmuştu. Günler hızla geçerken aralarındaki
yakınlaşma daha da artmış Cemil genç kıza olan hislerini açmıştı bir gün. O gün
nasıl da mutluydu Sema, hiç olmadığı kadar mutluydu içi içine sığmıyordu.
Aradığı, beklediği o aşkın sonunda kapısını çaldığına inanıyordu. Tanışalı 8 ay
olmuştu ve Sema’ya göre her şey çok güzel gidiyordu. İş çıkışlarında bazen
beraber vakit geçiriyorlar, sinemaya gidiyorlardı. Cemil’den abisine de
bahsetmişti ve o da gelsin tanışalım istersen demişti kardeşine. Bundan adama
söz ettiğine ‘Tabii tabii tanışırız en kısa zamanda’ demişti genç kıza. Kızlar
henüz küçük olduğu için abisi ile kendisi de çalıştığından gün içinde bir
komşuları bakıyordu onlara. Sema işten gelene kadar o bakıyor bazen abisi evde
oluyor o ilgileniyordu. Bu nedenle iş çıkışlarında çok oyalanmak istemiyor çok
sık olmasa da onunla çıkışlarda vakit geçiriyordu. Bir hafta Cemil
hastalandığını söyleyip işe gitmediğinde onu merak etmiş işyerindeki ortak
arkadaşlarından haber almaya çalışmıştı. Aslında onun kendisine verdiği
numarayı aramış birçok kez evdeki sabit telefonlarından ulaşmaya çalışmıştı
ancak ulaşamamıştı. O hafta sonunda kızların ihtiyacı olan birkaç şeyi almak
için şehrin merkezine indiğinde bir tuhafiyecide kucağında 3-4 yaşlarında çocuk
yanında bir kadın ile onu görmek aklının ucundan dahi geçmemişti kadının. Onu
gördüğü an tüm dünyasının başına yıkıldığını hissetmişti, onu görünce
heyecandan atan kalbi acıdan kahrolmuş nefes alamaz olmuştu. Kendisi onun için
endişelenirken haber almaya çalışırken onun aslında koca bir yalandan ibaret
olduğunu öğrenmişti o gün. O günden sonra da bir daha onu hiç görmemişti, ne
yaptığı ya da nereye gittiği hakkında hiçbir fikri olmamıştı, zaten onunla
ilgili bir şeyi de duymak dahi istemiyordu. Bir daha güvenmemesi gerektiğini
öğrenmiş, kendi kendin yeminler etmişti ve o günden sonra evlilik kelimesini
ağzına almamıştı. Abisi durumu sorgulayınca anlaşamadık ayrıldık demişti
sadece, aldatıldığını aptal yerine konduğunu ona söylemek istememişti. O günden
sonra sadece kızlarla ilgilenmiş tüm zamanını onlara ayırmıştı. Zeynep ve Sedef
birbirinin tam zıttı iki kardeşlerdi. İkiz olsalar da ikisinin aynı olaya bakış
açıları hep çok farklı olmuştu. Zeynep olaylara ne kadar mantıklı ve tutarlı
yaklaştıysa Sedef bir o kadar fevri ve tutarsız yaklaşmıştı. Zeynep sakin kalan tarafken Sedef hep yakıp
yıkan taraf olmuştu. Bu iki kardeş arasındaki zıt durum birine kazanırken
diğerine kaybettirmişti ama Sema hangisinin daha kazançlı olduğunu düşünmüştü
birçok kez. Yaralayan mı yaralanan mı kazançlıydı bunda emin olamıyordu.
Zeynep, Sedef’ten birer sene arayla kazanmışlardı üniversiteyi. Musa nasıl
gururlanmıştı, iki kızı da üniversiteli olmuşlardı artık. Zeynep İstanbul’da,
Sedef ise Trabzon’da okuyorlardı. Musa, Zeynep’in her zaman sakin ve mantıklı
adımlar attığını bildiği için onun için çok endişe duymamış ancak Sedef’in dik
başlılığı ve fevri davranışları onu korkutmuştu. Aslında kendisi bunu bilmese
de Sedef bir hataya sürüklenmiş Zeynep’i de o bataklığa çekmişti. Keyif için
aldığı haplar bir müddet sonra onu bir bağımlı haline getirmiş Zeynep bunu fark
ettiğinde bazı şeyler için geç kaldığını fark etmişti. Zeynep onu bu
bataklıktan çıkarabilmek için çaba gösterirken Sedef ona hiç yardımcı olmamış
aksine kendi bataklığına onu da çekmek için uğraşmıştı. Volkan ile de bu zaman
diliminde tanışmışlardı. Başlarda arkadaş olarak başlayan ilişkileri bir süre
sonra sevgililiğe evirilmişti. Zeynep o anki duygusal boşluğundan dolayımı ona
karşı bir şeyler hissettiğini düşünmüştü emin olamıyordu ama şu an bildiği tek
şey gerçek Zeynep’in onun gibi bir adamla asla beraber olmayacağıydı. Sedef’in
hatalarını babası üzülmesin diye saklamaya çalışması her şey yolundaymış gibi
davranması onu fazlasıyla yormuştu ve onun kendisine olan yaklaşımları galiba
hoşuna gitmişti. O zamanlar üniversite üçün sonlarındaydı ve zorla Sedef’i
İstanbul’a getirmiş onun bir kliniğe yatmasını sağlamıştı. Babasına her şeyin
yolunda olduğunu, çalıştığı için yanlarına çok fazla gidemeyeceğini söylemiş
onu bu olanlardan uzak tutmaya çalışmıştı. Zeynep gündüzleri okula gidip
geliyor, yarı zamanlı çalışıyor aynı zamanda Sedef’in yine hata yapmaması için
devamlı ona göz kulak oluyordu. Bu süre zarfında Volkan’da yanında olmuş
kendince onun yükünü hafifletmeye çalışmıştı. Sedef bir müddet sonra onu iyi
olduğuna ikna etmeyi başarmıştı. Zeynep o dönem artık dördüncü sınıf olmuştu ve
Volkan ona evlenmekten bahsetmişti. Genç kız ilk zamanlar buna pek sıcak
bakmamış sevgilisini geçiştirmişti. Fakat bu birkaç defa daha gündeme
geldiğinde Zeynep bir anda kendini bir hazırlığın içinde bulmuştu. Bu iyi mi
yoksa kötü müydü emin olamıyordu. Aslında Sema onun kaygılarının farkına varmış
onu vazgeçirmek istemişti ama Zeynep verdiği kararın arkasında durmak zorunda
olduğunu düşündüğü için mi bilinmez geri adım atmamıştı. Şimdi düşününce bile
kendisine neden böyle bir şey yaptığının cevabını veremiyordu. Belki de aldığı
kararı babasına açıkladığı için artık dönülmez gelmişti ona bu karar.
Sonrasında yaşananlar onun için tam bir kabus olmuştu. Babasının vefatı onun
içindeki kıyameti olmuştu. Kendisinde kapanmayacak yaraları beraberinde
getirmişti. Yüksek lisansa başladığı sene babasının kaybı ile okulu dondurmuştu
geç kız, artık tamamen hayattan bezmiş bir haldeydi. Kendini toparlayamıyor,
içindeki acıyı dindiremiyordu. Sema, abisinin ölümünde sonra emekli olmuş,
oradaki evlerini tamamen kapattıktan sonra İstanbul’a, Zeynep’in yanına,
gelmişti. Zonguldak’taki evi sattıktan sonra gelen para ve abisiyle yıllardır
biriktirdikleri paranın bir kısmı ile yeni bir ev almışlardı. Aslında bu ev ilk
taşındıkları evden sonra alınmıştı, Zeynep ile önce Kadıköy’den bir ev
tutmuşlar ardından yine aynı ilçede ancak daha sakin bir muhitte bulunan bu evi
alıp burada yaşamaya devam etmişlerdi. Yeğeni için bir şey yapamamak onu
kahretmiş ne yapabileceğini düşünmüştü sık sık. O dönemlerde en büyük
destekçisi Burçin ve babaannesi Fadime olmuşlardı. Zeynep ne kadar kendini
herkesten soyutlamak istese de Burçin buna izin vermemiş onu kendi kendine
bırakmamıştı. Zeynep’in içinde kopan fırtınanın farkındaydı ve yalnızlık ona
daha çok acı verecekti farkındaydı.
Sedef ise babasının
ölümünde sonra onlardan tamamen kopmuştu. Sema ondan uzun bir süre tek bir
haber alamamıştı.
Babasının ölümü her
aklına geldiğinde genç kadının içindeki o boşluk dada da büyüyordu sanki. Sema
onun acılarının ve hayal kırıklıklarının farkındaydı ama elinden hiçbir şey
gelmiyordu. Gözlerinin önünde Zeynep’in kendini bir acının içinde boğup yok
etmesini izliyordu. O boşluğun dolmayacağını bilse de en azından merhem olayım,
sızılarını azaltayım demiş onun yanında olmaya çalışmıştı. Zeynep bunun daima farkında
olmuştu ve ona yaptıkları için her zaman minnettar kalacaktı. İkisinin arasında
bu dönemde daha da sıkı, güçlü bir bağ oluşmuştu, babasını kaybedince ona daha
da sıkı sarılmıştı.
Annesi çok genç
yaşta öldüğü için babasının hiç evlenmek isteyip istemediğini merak etmiş
halasına bunu da birçok defa sormuştu. Daha 28 yaşındayken kaybetmişti karısını
ve evlenmek isteyebilirdi bu doğal bir şeydi Zeynep için. Her ne kadar kendisi
içten içe sıcak bakmasa da babası için buna razı gelebilirdi, eğer bir gün ben
evlenmek istiyorum diye çıkıp gelseydi bunu kabullenebilirdi. Fakat hiç öyle
bir isteği olmamıştı adamın, kızlarıma kötü davranırlar onları üzerim
korkusuyla evlenmeyi düşünmemişti. Birkaç defa arkadaşları ona evlenmesi
konusunda ısrarcı olsa da o ben böyle iyiyim, istemiyorum deyip konuyu her
seferinde kapatmıştı.
Zeynep yanında
yatan küçük kızın mırıldanmalarıyla düşüncelerinden sıyrıldı. Kendisi gibi
kıvırcık saçları yüzünü kapatırken yavaşça doğrulup saçlarını küçük elleriyle
geriye doğru attıktan sonra;
-Günaydın dedi uyku
mahmuru kara gözleriyle.
Zeynep onun bu
hallerini yüzüne yerleşen gülümseme ile izlerken uzanıp yanağına bir öpücük
bıraktıktan sonra;
-Günaydın çifte
kavrulmuş lokumum dedi.
Henüz dört yaşında
olan küçük kızın burnunu hafif sıkıp bıraktıktan sonra konuşmaya devam etti;
-Dün gece yine
gelmişsin yanıma, hani yatağında yatacaktın artık sen.
Umay küçük
dudaklarını büzüp kara gözleriyle karşısındaki kadına kaçamak bakışlar atarken;
-Ama kabus gördüm
dedi.
Zeynep onun bu
haline dayanamayıp yanağına bir öpücük daha kondurmuştu.
-Tamam bu defalık
bir şey demiyorum o zaman.
İçeriden gelen
seslerle kulak kesilen küçük kız alçak yataktan atlayıp “Halam uyanmış” diyerek
odadan çıktığında onun arkasından buruk bir tebessümle bakarken “Merdivenlerden
dikkatli in” demeyi ihmal etmedi. Bir müddet sonra artık kendisinin de kalkması
gerektiğini fark edip onun arkasından kalkıp önce odasının penceresini açtı.
Adalara bakan odasının kalın siyah perdesini kenara sıyırdıktan sonra
penceresini açar açmaz korna sesi doldu odanın içine. Zeynep duyduğu ses ile
yüzünü buruştururken aklına çocukluk zamanları geldi bir kez daha. Sokaklarda,
çayırlarda koşturmayla geçmişti onun çocukluğu. Şimdi en yakınından Umay’ı
düşündüğünde onun çocukluğu bu ev ve küçücük alana sıkıştırılmış adına park
denen plastik yığını arasında geçiyordu. Zaman buldukça şehir dışındaki ağaçlık
alanlara götürüyor beraber orada vakit geçiriyorlardı. Bazı arkadaşlarının
çocuklarını gördükçe Umay’ın onlardan çok daha iyi durumda olduğunu düşünüp
şükrediyordu bazen. O çocukların hayatları ellerindeki tablete bakmakla
geçiyordu resmen. Neyse ki Umay’ı tabletten uzak tutmayı başarmışlardı. Bu
konuda halası çok yardımcı olmuştu ona. Halk eğitimde boyama dikiş nakış birçok
elişi öğrendiği ve öğrettiği için şimdi küçük kıza onu oyalayacak şeyler
öğretiyor beraber bir şeyler yapıyorlardı. Zeynep camı açık bırakıp odadan
çıktığında önce banyoya uğradı. Mutfağa geldiğinde ise küçük taburesine her
sabah olduğu gibi yine çıkmış olan Umay’ı ve ona ne yapması gerektiğini
söyleyen halasını gördü.
-Hadi kırdığımız
yumurtaları çırp
Umay küçük kafasını
sallayıp yumurtaları çırpmaya başlarken;
-Hala bu yumurtalar
şivşiv yumurtası mı? Diye sordu.
Zeynep onun böyle
konuşmasına bayılıyordu. Söyledikleri yüzünde geniş bir gülümseme oluştururken
halası Umay’ın yanağına sesli bir öpücük bırakıp;
-Kız o şivşivler
yesin seni, senin bu dillerini yiyeceğim dedi.
Umay küçük
sandalyesinin tepesinde kıkırdarken Zeynep yanlarına gidip ikisinin de yanağına
birer öpücük bıraktıktan sonra;
-Günaydın dedi.
Beraber
kahvaltılarını hazırlayıp yedikten sonra Umay ile Zeynep kendi aralarında
şakalaşıp oynaşırken Sema bir süre sessizce onları izledi. İçinden kadersiz
yavrularına üzüldü, belli etmek istemedi. Çoğunlukla belli etmezdi de zaten,
bilirdi Zeynep’in fazlasıyla üzüldüğünü ve daha fazla üzülmesini istemediği
için kendi içinde yaşamaya çalışırdı bu hislerini. Kolay şeyler yaşamamıştı,
Umay bile şu yaşına rağmen fazlasıyla acı görmüştü. Küçük olması hiçbir şey
hatırlamaması onun bu konudaki tek avuntusuydu. Zeynep’in onu kabullenme
süreçleri, onu istemeyişleri asla silinmiyordu zihninden… Tıpkı Zeynep’in
zihninden silinmediği gibi…
Umay’ın kendine
seslenmesiyle düşüncelerinden sıyrılırken aklından geçenleri anlamaması için
Zeynep ile göz göze gelmemeye dikkat etti Sema.
*
Genç adam
karşısında konuşan adamı sessizce dinledikten sonra gidebileceğini söyledi ve
oturduğu koltukta arkasına yaslandı. Geriye doğru attığı başı ile koltuğa daha
çok yayılırken gözlerini kapattı ve olanları düşündü, yaşadıklarını… Bu
düşünceler ona sadece acı veriyor, mümkünmüş gibi daha da öfkelenmesine sebep
oluyordu. Kafasını sağa sola sallayıp oturduğu koltukta hızla dikleşirken
elleriyle yüzünü sıvazladı. Sıkıntılı bir soluğu dışarı bırakıp sinirle çenesini
sıkarken, burnunu çekip kendi kendine mırıldandı.
"Sana bunu
yapanın cezasını vereceğim, merak etme"
Karşısındaki
masanın üzerinde duran fotoğrafa baktı bir müddet, gençliğinin baharında yitip
giden küçük kardeşi Defne'ye. İnsanın içini ısıtan gülüşü onun kalbine artık
acı veriyordu. Kendisi gibi turuncuya dönük saçları yeşil gözleri ve
bronzlaşmış teniyle beraber gittikleri son tatilde çektirmişlerdi bu fotoğrafı.
Karşılarında oturan babası çekmişti. Zaten hep üçü giderdi tatile bu hep böyle
olmuştu, anneleri hiçbir zaman onların planlarına dahil olmamıştı. Asla anne
şefkati bilmemişlerdi, ne ona ne kardeşi Defne’ye tek bir sevgi kırıntısını
dahi çok görmüştü kadın. Bu evliliği hep bir hapishane hayatı olarak görmüştü
ve çocuklarını da ona bunu mahkum edenler olarak bellemişti. Bu evlilik
babasının şirketinin iflasın eşiğine gelmesi sebebiyle yapılmıştı ve o asla bu
evliliği istememişti. Aslında Ekrem karısını sevmiş ona her zaman ılımlı
yaklaşmaya çalışmıştı ama Nergis o kadar katı olmuştu ki bu konuda ondan daima
nefret eden ona öfke duyan biri haline gelmişti. Sarhoşken yaşanan
beraberlikler sonucu olan iki çocuğunun da yüzüne bakmamış hatta Defne’ye
hamileliği sırasında düşsün diye bir hayli uğraşmıştı. Ekrem karısının asla
kendisini sevmeyeceğini, en azından kendisi kadar onun da saygı duymayacağını
anlayınca aralarındaki bağı tamamen koparmış ondan sadece aynı evde yaşayalım
aile gibi görünelim en azından çocuklarımız sabah kahvaltılarında ve akşam
yemeklerinde annelerini görsünler demişti. Nergis için bu bile fazlaydı ama
parasız kalma korkusuyla bunu kabul etmek zorunda kalmıştı. Defne farkına
varamasa da Kerem olanların farkındaydı ve her gün annesinden daha da uzaklaşır
hale gelmişti. Onun için aile baba ve kardeş demekti, annenin kelimesi de varlığı
da yoktu hayatında. Bu çok canını acıtıyor her kadının annesi gibi olacağını
düşünüyordu, para için her şeyi yapan, samimiyetsiz, gurursuzlardı. Annesi öyle
değil miydi? Babasını aldatan, onları kendince aptal yerine koymaya çalışan bir
kadındı. Ekrem aslında boşanmak istemiş ancak her şeyden habersiz olan Defne
bunu kabul etmemişti. Kızının üzülmesine dayanamayan Ekrem bir süre daha buna
katlanabilirim diye düşünmüştü ancak kızının daha 19 yaşındayken annesinin
rezilliğine şahit olması onun kıyameti olmuştu. O günden sonra hayatları
yeterince karışık değilmiş gibi daha da karışmıştı ve hep birlikte uçurumun
kenarına sürüklenmişlerdi. Defne gördüklerine tahammül edemezken o süreçte
kullanmaya başladığı uyuşturucu onun sonu olmuştu. Kerem bunu fark ettiğinde
kardeşini bu bataklıktan çekip çıkarmak istese de başaramamıştı. Eğer O
olmasaydı belki de Defne hâlâ hayatta ve bu pislikten temizlenmiş olabilirdi,
başarabilirdi ama o kız buna engel olmuştu.
Kardeşinin
fotoğraflarına bakmak genç adamın artık canını yakıyordu. Hele ki ona bunu
yapanın intikamını hâlâ alamamış olmak daha da canını acıtıyordu.
Sesli bir nefesi
dışarı bırakıp oturduğu yerden doğruldu. Tam odadan çıkmak için hazırlandığı
sırada kapının açılmasıyla kafasını o yöne çevirdi. Gelen babasıydı ve yüzünden
anladığı kadarıyla yapmaya kalkıştığı şeyi öğrenmişti. Zaten bu zamana kadar
beklemesinin sebebi de babası değil miydi? Onun daha fazla üzülmesini
istemediği için o kızın peşini bırakmış Amerika’ya gitmişti ama olmamıştı,
yapamamıştı. Ekrem birkaç adımda oğlunun yanına geldikten sonra;
-Kerem sana uzak
dur dediğim işlere neden daha çok bulaşıyorsun? Diye sordu.
Genç adam boş
gözlerle babasına baktı bir süre. Ona karşı içinde hiçbir zaman öfke olmamıştı,
annesine beslediği öfkenin zıttı bir şekilde babasına büyük bir sevgi ve saygı
duyuyordu. Çoğu erkeğin yapmayacağı şeyleri yapmış çocukları için susmuş,
sineye çekmiş hatta kendi öz kızının ölümüne sebep olsa dahi elini onun
üzerinden çekmemişti. Fakat onun bu denli sakin kalması artık onu öfkelendirir
olmuştu, içindeki bu dinmeyen öfkeyi kusamamak onu daha da hırçınlaştırıyordu.
-Soyadına laf
gelecek diye ödün kopuyor değil mi? Bu pisliğe bulaşmasının bir sebebi de
sizsiniz! Kardeşimin hayatını mahvettiniz, sizin yüzünüzden öldü. Daha o zaman
o kadını bıraksaydın eğer Defne’ye durumu izah etmenin bir yolunu bulsaydın
belki de şimdi bunların hiçbiri yaşanmayacaktı, Defne o rezaleti görmeyecekti
yaşayacaktı. O anne demeye utandığım kadın sebep oldu onun ölümüne. O da,
kardeşime bunu yapan da cezasını çekecek!
İçindeki öfkeyi
kime yansıtması gerektiğini bilmemenin boşluğu ve acısı da vardı ayrıca içinde.
Babasını suçlamak istemiyor ama çoğu zaman ona karşı da birçok ithamda
bulunuyordu. Biliyordu aslında bu yaptığı, söyledikleri doğru değildi ama bu belirsizlik
Defne’nin ellerinin arasından kayıp gitmiş olması onu günden güne kahrediyordu.
Kendini bazen bir labirentin içinde kaybolmuş gibi hissediyordu. Attığı her
adım, girdiği her sokak onu daha da çok çıkmaza sürüklüyordu. Bu sürükleniş onu
kör bir kuyuya çekiyordu.
Az önce babasına
karşı sarf ettiği o cümleler, suçlamalar kendini kötü hissetmesine neden
olurken tuttuğu nefesini sesli bir şekilde bırakıp yüzünü kısa bir an elleriyle
sıvazladıktan sonra yanına gelen babasının omzuna koydu tek elini. Babası ile
aynı renk olan yeşil gözlerini onunkilere diktikten sonra;
-Lütfen bana engel
olma baba, belki yanlış yapıyorum ama bunu yapmama izin ver. Defne ellerimin
arasından kayıp giderken hiçbir şey yapamadım. İçimdeki bu öfke, fırtına
dinmiyor, azalmıyor. Biliyorum sana söz verdim, denedim buradan uzaklaştım ama
yapamadım olmuyor içimdeki bu acı geçmiyor dedi.
Ekrem dolan
gözleriyle oğluna bakarken omzunda duran elinin üzerine kendi elini bırakıp
sıkıca tuttu.
-Ah oğlum keşke bu
şekilde azaltabilsek acılarımızı ama azalmıyor. O acı hep içinde, içimizde
kalacak. Ne kadar kabullenmek istemesek de bu acı ile yaşamayı öğreneceğiz. Bir
insanın kendi içinde yaşadığı en büyük kıyamet sevdiklerini kaybedişidir. Bu
kıyamete asla alışılmaz ama zamanla onunla yaşamak öğrenilir. Ben öğrendim, sen
de öğreneceksin. Senden tek istediğim bana ikinci bir kıyamet yaşatmaman oğlum.
Defne öldüğünde
henüz 20 yaşındaydı. Klinikte yattığı, tedavi gördüğü dönemde aldığı haplar
onun sonu olmuştu.
Ekrem aldatıldığını
öğrendiği halde eşi Nergis’ten ayrılmamıştı. Daha öncesinde bu ilişkisinin
bittiğini söylediğinde ona inanmak istemişti Ekrem ama o günden sonra
bitmediğini bir defa daha kandırıldığını anlamıştı. Zaten Nergis’te Defne
öldükten sonra kendine gelememişti. Kerem hep onu suçlamıştı, suçlamasa da
Nergis hatalarının farkındaydı. Bir odanın içerisine kendini hapsetmişti.
Kendini bu şekilde cezalandırıyordu. Birkaç kez intihara kalkışmış ama son anda
kurtarılmıştı. Ekrem, birileri duyar soyadım lekelenir düşüncesinden çok sevdiği
karısının ona bunu yapmış olmasına dayanamıyordu. Bir evladını kaybetmişti ve
Kerem'i de kaybetmekten korkuyordu ama Kerem o kadar öfkeliydi ki bazen bunu
göremiyordu.
Kerem söylenen
adrese geldiğinde arabasını durdurup uzaktan bir süre evi izledi. Apartmandan
çıkan kişileri görünce elindeki fotoğrafa baktı. İşte bu O idi, kardeşinin
ölümüne sebep olandı.
Telefonundan arama
tuşuna batıktan sonra;
-Her şey tamam mı
Sinan? Diye sordu.
-Tamamdır, iş
sende. Güzel haberlerini bekliyorum deyip telefonunu kapattı.
Şimdi intikamını
almak zamanıydı.
*
-Parka gidiyoruz
deyip olduğu yerde zıplayan Umay'a Zeynep gülerek bakıp;
-Hadi spor
ayakkabılarını giy çıkalım dedi.
Umay onun sözlerine
uyup ayakkabısını giydikten sonra Sema ve Zeynep'te hazırlandı ve evden çıktılar.
Birlikte parka geldiklerinde bir süre Zeynep ve Umay birlikte oynadı.
Sonrasında oradaki birkaç çocukla birlikte oynayan Umay'ı görebileceği bir
banka oturdu Zeynep. Sema’da birkaç dakika sonra elinde kağıt helvalarla yanına
oturdu.
-Umay'a alırken sana
da aldım, seversin sen.
Zeynep minnetini
belli eden gözlerle baktı halasına. Ona olan borcunu asla ödeyemezdi,
biliyordu. Ona hem ana hem baba olmuştu. Acı, tatlı her anında her kararında
yanında olmuş onu asla yalnız bırakmamıştı. Verdiği kararlar yanlış olsa da…
-Ben senin hakkını
nasıl ödeyeceğim, sen olmasan ben ne yapardım hala...
Sema karşısındaki
genç kadının yanağına elini koyup okşarken;
-Güzel kızım benim,
siz iyi olun o bana yeter. Siz benim her şeyimsiniz. Mutlu ve sağlıklı olun,
hep gülerken göreyim sizi o bana yeter dedi.
Zeynep başını
tekrar Umay'a çevirdiğinde bir süre sessizce onu izledi. Henüz üç yaşında olan
küçük kızın parkta edindiği arkadaşları ile oynamasını izledi uzun uzun.
-Keşke hep küçük
kalsa hiç büyümese...
-Büyüdükçe
yaralanacak, yaralandıkça olgunlaşacak. Tıpkı senin gibi...
Bir müddet daha
sessiz kaldıktan sonra sessizliği bozan Sema yine oldu.
-Ben pazara uğrayıp
gelirim siz eve geçin dedi.
-Birlikte gidelim,
tek başına taşıma.
-Yok kızım çok bir
şey almayacağım, hem kalabalıkta çocuk bunalmasın siz buradan direkt eve
geçersiniz deyip oturduğu yerden doğruldu.
Sema gittikten
sonra bir süre tek başına oynayan Umay'ı izledi Zeynep. Arka taraftan gelen
kavga sesleriyle başını o yöne çevirdiğinde sözlü atışan iki adam gördü. Bakışlarını
tekrar Umay'ın olduğu yöne çevirince onun ve diğer çocukların az önce oyun
oynadıkları yerde olmadıklarını gördü ve endişeyle oturduğu yerden doğrulup;
-Umay diye bağırdı.
Etrafına korkuyla
bakarken;
-Umay neredesin
kızım dedi ağlamaklı ses tonuyla.
Yerdeki küçük
ayıcığın Umay'a ait olduğunu fark edince olduğu yere çöküp oyuncağı eline
alarak ağlamaya başladı. Fakat ağzına kapanan el ve sonrasında burnuna dolan
eter kokusu onun bayılmasına neden oldu.

Neden öpüşülmedi bu bölüm hiç anlamadım
YanıtlaSilNeden acaba? :)
SilEline emeğine sağlık hayatım çok güzel bir ilk bölümdü 💕
YanıtlaSilTeşekkür ederim canım benim :*
Sil