İkiz Nehirler-1



Parıldayan güneş gözlerini kamaştırırken kıyıya vuran dalgaların sesleriyle huzur bulduğunu hissetti. Kızgın kumlar çıplak ayaklarını yakarken hızlı adımlarla denize koştu, yıllardır görmediği sevgilisine kavuşmuş gibi attı kendini dalgaların arasına. Güneşten kavrulmuş bedeninin serin su ile derin bir soluk aldığını duyumsadı. Gözleri açık bir şekilde yüzmeye devam ederken suyun berraklığına hayran kaldı bir kez daha. Burayı hep çok sevmişti, ince çakıl taşları ve kumların olduğu berraklığından hiçbir şey kaybetmemiş bakir bir yerdi burası. Bu deniz kenarı onun çocukluğuydu, babasının ona yüzmeyi öğrettiği yerdi. Gece üzerine vuran ay ışığı ile parıldayan, gündüz güneşin nazlı ışıltılarıyla dans eden kendi cennetinden bir köşeydi. O cennet belki artık içini sızlatıyordu ama o anları düşünmeden, o anlara tutunmadan da yapamıyordu. O günleri, babasını çok özlüyordu. Babasından annesini dinlemeyi çok özlemişti. Eli gayri ihtiyari kaşının üzerindeki ize dokunurken içindeki sızının daha da büyüdüğünü hissetti. İçinde oluşmuş o boşluğun, oyuğun hiç geçmeyeceğini bir kez daha hissettirmişti o iz genç kadına. Yüreğinde oluşan sızı ile araladı gözlerini ve bir kez daha hayat ırmağının yönünü değiştiremeyeceğini kabullenmeye çalıştı kendi içinde. Bunun mümkün olmadığını kavramıştı artık, içindeki bu kor parçası onu her gün daha çok yakarken tecrübe etmişti bunu. Geçmişteki hatası en büyük sınavı olmuştu onun. Kahverengi gözlerinden birer damla yaş süzülürken hızla akan yaşları sildi ellerinin tersiyle. Onun sanki mümkünmüş gibi daha çok kahrolmasına, suçlu hissetmesine sebep olan bu düşünceler içten içe ona haz veriyordu. Kendi kendini cezalandırdığını hissediyor, bu acıyı kendine layık görüyordu. Çoğu zaman bir ömür ağlasa kendine duyduğu bu öfke bitmeyecekmiş gibi hissediyordu. 

Zonguldak’ta doğup büyümüştü Zeynep. Babası bir maden ocağında çalışmış onlara güzel bir hayat verebilmek için çabalamıştı. Musa çocuklarını kimseye muhtaç etmemek için gece gündüz çalışmış onlara iyi bir gelecek verebilmek için uğraşmıştı. Zeynep hep onun çok çalışmasından şikayet eder onu daha fazla görebilmeyi isterdi. Fakat bazı şeyler biz ne kadar istesek de mümkün olmuyordu. Musa’nın onlarca arkadaşı madende oluşan göçüğün altında kalmış can vermişti ve bir gün bana da bir şey olursa çocuklarım başkalarına muhtaç olmasın diye düşünmüş onlara bir şeyler bırakabilmek için çabalamıştı. Aslında kız kardeşi Sema ona hep destek çıkmış onun böyle çalışıp kendisini yıpratmasına hiçbir zaman razı gelmemişti ama Musa kardeşini ne kadar sevse de bu konuda onu dinlememişti. Sema onlarla beraber yaşıyordu ve Musa’nın en büyük destekçisiydi o zamanlar. Yengesi doğumda öldükten sonra abisini hiç yalnız bırakmamış ona elinden geldiğince destek olmaya çalışmıştı.

Zeynep annesini hiç bilmiyor olmanın burukluğunu daima yaşamıştı, hep özlem duymuştu ona karşı. Babasının da sürekli çalışmak zorunda olması bunu ikiye katlamıştı ama babasının varlığını bilmek onun gözlerine bıraktığı sıcacık bir bakış onun direncini hep artırmıştı. Annesinin boşluğunu ise halası doldurmak için çaba göstermiş onların yanında olmuştu daima. Onun hakkını asla ödeyemeyeceğim diye düşünürdü hep genç kadın, onun fedakarlıklarının karşılığı bu dünyada olamazdı ona göre. Onlara anne olmuş, babasının yokluğunda baba olmuş onların ellerini hiç bırakmamıştı. Zaten O ve Umay olmasaydı bu kadar çabuk iyileşebilir miydi? Sırf onlardan kopmamak, onların yanında olabilmek için hiç evlenmemişti. Zeynep bunu çok düşünmüş halasına birçok kez ‘Neden evlenmedin, bizim yüzümüzden mi istemedin?’ diye birçok kez sormuştu fakat aldığı yanıt genelde geçiştirme cevaplar ve “Doğru adamı bulamadım o yüzden evlenmeyi düşünmedim” olmuştu. Halası çok güzel bir kadındı ve Zeynep’te aynı halasına benziyordu. Kıvırcık gür saçları, bembeyaz teni ve biçimli yüzü yaşına rağmen hâlâ daha güzelliğini kaybetmemişti. Zeynep annesinden sadece kahverengi gözlerini almıştı, halasının gözleri ise kömür karasıydı.  Zeynep ona genç kızken hayranlıkla bakar nasıl bu kadar güzel olduğun halde evlenmezsin, nasıl hiç düşünmezsin diye soru yağmuruna tutardı. Sema yeğeninin bu sıkıştırmalarına güler, durumu şakaya vurur geçiştirirdi. Yaşı büyüdükçe halasının da bir kalp sancısı olduğunu fark etmiş ve onu bu konuda onu sıkıştırmaktan artık vazgeçmişti.

Sema halk eğitimde dikiş nakış konusunda dersler verdiği dönemde zanaat dersleri için yeni bir öğretmen başlamıştı işe. O zamanlar yengesi öleli 6 sene olmuş, kendisi de 26 yaşındaydı. Bulundukları yerde onu talip olan çok olmuş ama kendisi hiçbirini istememişti. Sevmediği biri ile bir ömür geçirme düşüncesi ona hiçbir zaman doğru gelmemişti. Abisi de asla onu bu konuda zorlamamış istediğin zaman evlen, istersen evlenme hayat senin hayatın ben her kararında yanındayım demişti ona daima. Onun sayesinde okumuş, işe girmişti. O yanında durmasa, ona destek olmasa yapabilir miydi emin olamıyordu. Cemil ile tanıştıkları, göz göze geldikleri ilk gün ilk defa kalbinin hızlı çarptığını ve yüzünün kızardığını hissetmişti. Sanki saatlerdir koşuyormuş gibi çarpan kalbinin sesi dışarıdan duyulacak diye nasıl da korkmuştu. Onun kendisine bakan ela gözleri kumral saçları hem utanıp gözlerini kaçırmasına hem de içten içe hissettiği merakla ona bakma istedi duymasına sebep olmuştu. Günler hızla geçerken aralarındaki yakınlaşma daha da artmış Cemil genç kıza olan hislerini açmıştı bir gün. O gün nasıl da mutluydu Sema, hiç olmadığı kadar mutluydu içi içine sığmıyordu. Aradığı, beklediği o aşkın sonunda kapısını çaldığına inanıyordu. Tanışalı 8 ay olmuştu ve Sema’ya göre her şey çok güzel gidiyordu. İş çıkışlarında bazen beraber vakit geçiriyorlar, sinemaya gidiyorlardı. Cemil’den abisine de bahsetmişti ve o da gelsin tanışalım istersen demişti kardeşine. Bundan adama söz ettiğine ‘Tabii tabii tanışırız en kısa zamanda’ demişti genç kıza. Kızlar henüz küçük olduğu için abisi ile kendisi de çalıştığından gün içinde bir komşuları bakıyordu onlara. Sema işten gelene kadar o bakıyor bazen abisi evde oluyor o ilgileniyordu. Bu nedenle iş çıkışlarında çok oyalanmak istemiyor çok sık olmasa da onunla çıkışlarda vakit geçiriyordu. Bir hafta Cemil hastalandığını söyleyip işe gitmediğinde onu merak etmiş işyerindeki ortak arkadaşlarından haber almaya çalışmıştı. Aslında onun kendisine verdiği numarayı aramış birçok kez evdeki sabit telefonlarından ulaşmaya çalışmıştı ancak ulaşamamıştı. O hafta sonunda kızların ihtiyacı olan birkaç şeyi almak için şehrin merkezine indiğinde bir tuhafiyecide kucağında 3-4 yaşlarında çocuk yanında bir kadın ile onu görmek aklının ucundan dahi geçmemişti kadının. Onu gördüğü an tüm dünyasının başına yıkıldığını hissetmişti, onu görünce heyecandan atan kalbi acıdan kahrolmuş nefes alamaz olmuştu. Kendisi onun için endişelenirken haber almaya çalışırken onun aslında koca bir yalandan ibaret olduğunu öğrenmişti o gün. O günden sonra da bir daha onu hiç görmemişti, ne yaptığı ya da nereye gittiği hakkında hiçbir fikri olmamıştı, zaten onunla ilgili bir şeyi de duymak dahi istemiyordu. Bir daha güvenmemesi gerektiğini öğrenmiş, kendi kendin yeminler etmişti ve o günden sonra evlilik kelimesini ağzına almamıştı. Abisi durumu sorgulayınca anlaşamadık ayrıldık demişti sadece, aldatıldığını aptal yerine konduğunu ona söylemek istememişti. O günden sonra sadece kızlarla ilgilenmiş tüm zamanını onlara ayırmıştı. Zeynep ve Sedef birbirinin tam zıttı iki kardeşlerdi. İkiz olsalar da ikisinin aynı olaya bakış açıları hep çok farklı olmuştu. Zeynep olaylara ne kadar mantıklı ve tutarlı yaklaştıysa Sedef bir o kadar fevri ve tutarsız yaklaşmıştı.  Zeynep sakin kalan tarafken Sedef hep yakıp yıkan taraf olmuştu. Bu iki kardeş arasındaki zıt durum birine kazanırken diğerine kaybettirmişti ama Sema hangisinin daha kazançlı olduğunu düşünmüştü birçok kez. Yaralayan mı yaralanan mı kazançlıydı bunda emin olamıyordu. Zeynep, Sedef’ten birer sene arayla kazanmışlardı üniversiteyi. Musa nasıl gururlanmıştı, iki kızı da üniversiteli olmuşlardı artık. Zeynep İstanbul’da, Sedef ise Trabzon’da okuyorlardı. Musa, Zeynep’in her zaman sakin ve mantıklı adımlar attığını bildiği için onun için çok endişe duymamış ancak Sedef’in dik başlılığı ve fevri davranışları onu korkutmuştu. Aslında kendisi bunu bilmese de Sedef bir hataya sürüklenmiş Zeynep’i de o bataklığa çekmişti. Keyif için aldığı haplar bir müddet sonra onu bir bağımlı haline getirmiş Zeynep bunu fark ettiğinde bazı şeyler için geç kaldığını fark etmişti. Zeynep onu bu bataklıktan çıkarabilmek için çaba gösterirken Sedef ona hiç yardımcı olmamış aksine kendi bataklığına onu da çekmek için uğraşmıştı. Volkan ile de bu zaman diliminde tanışmışlardı. Başlarda arkadaş olarak başlayan ilişkileri bir süre sonra sevgililiğe evirilmişti. Zeynep o anki duygusal boşluğundan dolayımı ona karşı bir şeyler hissettiğini düşünmüştü emin olamıyordu ama şu an bildiği tek şey gerçek Zeynep’in onun gibi bir adamla asla beraber olmayacağıydı. Sedef’in hatalarını babası üzülmesin diye saklamaya çalışması her şey yolundaymış gibi davranması onu fazlasıyla yormuştu ve onun kendisine olan yaklaşımları galiba hoşuna gitmişti. O zamanlar üniversite üçün sonlarındaydı ve zorla Sedef’i İstanbul’a getirmiş onun bir kliniğe yatmasını sağlamıştı. Babasına her şeyin yolunda olduğunu, çalıştığı için yanlarına çok fazla gidemeyeceğini söylemiş onu bu olanlardan uzak tutmaya çalışmıştı. Zeynep gündüzleri okula gidip geliyor, yarı zamanlı çalışıyor aynı zamanda Sedef’in yine hata yapmaması için devamlı ona göz kulak oluyordu. Bu süre zarfında Volkan’da yanında olmuş kendince onun yükünü hafifletmeye çalışmıştı. Sedef bir müddet sonra onu iyi olduğuna ikna etmeyi başarmıştı. Zeynep o dönem artık dördüncü sınıf olmuştu ve Volkan ona evlenmekten bahsetmişti. Genç kız ilk zamanlar buna pek sıcak bakmamış sevgilisini geçiştirmişti. Fakat bu birkaç defa daha gündeme geldiğinde Zeynep bir anda kendini bir hazırlığın içinde bulmuştu. Bu iyi mi yoksa kötü müydü emin olamıyordu. Aslında Sema onun kaygılarının farkına varmış onu vazgeçirmek istemişti ama Zeynep verdiği kararın arkasında durmak zorunda olduğunu düşündüğü için mi bilinmez geri adım atmamıştı. Şimdi düşününce bile kendisine neden böyle bir şey yaptığının cevabını veremiyordu. Belki de aldığı kararı babasına açıkladığı için artık dönülmez gelmişti ona bu karar. Sonrasında yaşananlar onun için tam bir kabus olmuştu. Babasının vefatı onun içindeki kıyameti olmuştu. Kendisinde kapanmayacak yaraları beraberinde getirmişti. Yüksek lisansa başladığı sene babasının kaybı ile okulu dondurmuştu geç kız, artık tamamen hayattan bezmiş bir haldeydi. Kendini toparlayamıyor, içindeki acıyı dindiremiyordu. Sema, abisinin ölümünde sonra emekli olmuş, oradaki evlerini tamamen kapattıktan sonra İstanbul’a, Zeynep’in yanına, gelmişti. Zonguldak’taki evi sattıktan sonra gelen para ve abisiyle yıllardır biriktirdikleri paranın bir kısmı ile yeni bir ev almışlardı. Aslında bu ev ilk taşındıkları evden sonra alınmıştı, Zeynep ile önce Kadıköy’den bir ev tutmuşlar ardından yine aynı ilçede ancak daha sakin bir muhitte bulunan bu evi alıp burada yaşamaya devam etmişlerdi. Yeğeni için bir şey yapamamak onu kahretmiş ne yapabileceğini düşünmüştü sık sık. O dönemlerde en büyük destekçisi Burçin ve babaannesi Fadime olmuşlardı. Zeynep ne kadar kendini herkesten soyutlamak istese de Burçin buna izin vermemiş onu kendi kendine bırakmamıştı. Zeynep’in içinde kopan fırtınanın farkındaydı ve yalnızlık ona daha çok acı verecekti farkındaydı.

Sedef ise babasının ölümünde sonra onlardan tamamen kopmuştu. Sema ondan uzun bir süre tek bir haber alamamıştı.

Babasının ölümü her aklına geldiğinde genç kadının içindeki o boşluk dada da büyüyordu sanki. Sema onun acılarının ve hayal kırıklıklarının farkındaydı ama elinden hiçbir şey gelmiyordu. Gözlerinin önünde Zeynep’in kendini bir acının içinde boğup yok etmesini izliyordu. O boşluğun dolmayacağını bilse de en azından merhem olayım, sızılarını azaltayım demiş onun yanında olmaya çalışmıştı. Zeynep bunun daima farkında olmuştu ve ona yaptıkları için her zaman minnettar kalacaktı. İkisinin arasında bu dönemde daha da sıkı, güçlü bir bağ oluşmuştu, babasını kaybedince ona daha da sıkı sarılmıştı.

Annesi çok genç yaşta öldüğü için babasının hiç evlenmek isteyip istemediğini merak etmiş halasına bunu da birçok defa sormuştu. Daha 28 yaşındayken kaybetmişti karısını ve evlenmek isteyebilirdi bu doğal bir şeydi Zeynep için. Her ne kadar kendisi içten içe sıcak bakmasa da babası için buna razı gelebilirdi, eğer bir gün ben evlenmek istiyorum diye çıkıp gelseydi bunu kabullenebilirdi. Fakat hiç öyle bir isteği olmamıştı adamın, kızlarıma kötü davranırlar onları üzerim korkusuyla evlenmeyi düşünmemişti. Birkaç defa arkadaşları ona evlenmesi konusunda ısrarcı olsa da o ben böyle iyiyim, istemiyorum deyip konuyu her seferinde kapatmıştı.

Zeynep yanında yatan küçük kızın mırıldanmalarıyla düşüncelerinden sıyrıldı. Kendisi gibi kıvırcık saçları yüzünü kapatırken yavaşça doğrulup saçlarını küçük elleriyle geriye doğru attıktan sonra;
-Günaydın dedi uyku mahmuru kara gözleriyle.

Zeynep onun bu hallerini yüzüne yerleşen gülümseme ile izlerken uzanıp yanağına bir öpücük bıraktıktan sonra;

-Günaydın çifte kavrulmuş lokumum dedi.

Henüz dört yaşında olan küçük kızın burnunu hafif sıkıp bıraktıktan sonra konuşmaya devam etti;
-Dün gece yine gelmişsin yanıma, hani yatağında yatacaktın artık sen.

Umay küçük dudaklarını büzüp kara gözleriyle karşısındaki kadına kaçamak bakışlar atarken;

-Ama kabus gördüm dedi.

Zeynep onun bu haline dayanamayıp yanağına bir öpücük daha kondurmuştu.

-Tamam bu defalık bir şey demiyorum o zaman.

İçeriden gelen seslerle kulak kesilen küçük kız alçak yataktan atlayıp “Halam uyanmış” diyerek odadan çıktığında onun arkasından buruk bir tebessümle bakarken “Merdivenlerden dikkatli in” demeyi ihmal etmedi. Bir müddet sonra artık kendisinin de kalkması gerektiğini fark edip onun arkasından kalkıp önce odasının penceresini açtı. Adalara bakan odasının kalın siyah perdesini kenara sıyırdıktan sonra penceresini açar açmaz korna sesi doldu odanın içine. Zeynep duyduğu ses ile yüzünü buruştururken aklına çocukluk zamanları geldi bir kez daha. Sokaklarda, çayırlarda koşturmayla geçmişti onun çocukluğu. Şimdi en yakınından Umay’ı düşündüğünde onun çocukluğu bu ev ve küçücük alana sıkıştırılmış adına park denen plastik yığını arasında geçiyordu. Zaman buldukça şehir dışındaki ağaçlık alanlara götürüyor beraber orada vakit geçiriyorlardı. Bazı arkadaşlarının çocuklarını gördükçe Umay’ın onlardan çok daha iyi durumda olduğunu düşünüp şükrediyordu bazen. O çocukların hayatları ellerindeki tablete bakmakla geçiyordu resmen. Neyse ki Umay’ı tabletten uzak tutmayı başarmışlardı. Bu konuda halası çok yardımcı olmuştu ona. Halk eğitimde boyama dikiş nakış birçok elişi öğrendiği ve öğrettiği için şimdi küçük kıza onu oyalayacak şeyler öğretiyor beraber bir şeyler yapıyorlardı. Zeynep camı açık bırakıp odadan çıktığında önce banyoya uğradı. Mutfağa geldiğinde ise küçük taburesine her sabah olduğu gibi yine çıkmış olan Umay’ı ve ona ne yapması gerektiğini söyleyen halasını gördü.

-Hadi kırdığımız yumurtaları çırp

Umay küçük kafasını sallayıp yumurtaları çırpmaya başlarken;

-Hala bu yumurtalar şivşiv yumurtası mı? Diye sordu.

Zeynep onun böyle konuşmasına bayılıyordu. Söyledikleri yüzünde geniş bir gülümseme oluştururken halası Umay’ın yanağına sesli bir öpücük bırakıp;

-Kız o şivşivler yesin seni, senin bu dillerini yiyeceğim dedi.

Umay küçük sandalyesinin tepesinde kıkırdarken Zeynep yanlarına gidip ikisinin de yanağına birer öpücük bıraktıktan sonra;

-Günaydın dedi.

Beraber kahvaltılarını hazırlayıp yedikten sonra Umay ile Zeynep kendi aralarında şakalaşıp oynaşırken Sema bir süre sessizce onları izledi. İçinden kadersiz yavrularına üzüldü, belli etmek istemedi. Çoğunlukla belli etmezdi de zaten, bilirdi Zeynep’in fazlasıyla üzüldüğünü ve daha fazla üzülmesini istemediği için kendi içinde yaşamaya çalışırdı bu hislerini. Kolay şeyler yaşamamıştı, Umay bile şu yaşına rağmen fazlasıyla acı görmüştü. Küçük olması hiçbir şey hatırlamaması onun bu konudaki tek avuntusuydu. Zeynep’in onu kabullenme süreçleri, onu istemeyişleri asla silinmiyordu zihninden… Tıpkı Zeynep’in zihninden silinmediği gibi…

Umay’ın kendine seslenmesiyle düşüncelerinden sıyrılırken aklından geçenleri anlamaması için Zeynep ile göz göze gelmemeye dikkat etti Sema.

*

Genç adam karşısında konuşan adamı sessizce dinledikten sonra gidebileceğini söyledi ve oturduğu koltukta arkasına yaslandı. Geriye doğru attığı başı ile koltuğa daha çok yayılırken gözlerini kapattı ve olanları düşündü, yaşadıklarını… Bu düşünceler ona sadece acı veriyor, mümkünmüş gibi daha da öfkelenmesine sebep oluyordu. Kafasını sağa sola sallayıp oturduğu koltukta hızla dikleşirken elleriyle yüzünü sıvazladı. Sıkıntılı bir soluğu dışarı bırakıp sinirle çenesini sıkarken, burnunu çekip kendi kendine mırıldandı.

"Sana bunu yapanın cezasını vereceğim, merak etme"

Karşısındaki masanın üzerinde duran fotoğrafa baktı bir müddet, gençliğinin baharında yitip giden küçük kardeşi Defne'ye. İnsanın içini ısıtan gülüşü onun kalbine artık acı veriyordu. Kendisi gibi turuncuya dönük saçları yeşil gözleri ve bronzlaşmış teniyle beraber gittikleri son tatilde çektirmişlerdi bu fotoğrafı. Karşılarında oturan babası çekmişti. Zaten hep üçü giderdi tatile bu hep böyle olmuştu, anneleri hiçbir zaman onların planlarına dahil olmamıştı. Asla anne şefkati bilmemişlerdi, ne ona ne kardeşi Defne’ye tek bir sevgi kırıntısını dahi çok görmüştü kadın. Bu evliliği hep bir hapishane hayatı olarak görmüştü ve çocuklarını da ona bunu mahkum edenler olarak bellemişti. Bu evlilik babasının şirketinin iflasın eşiğine gelmesi sebebiyle yapılmıştı ve o asla bu evliliği istememişti. Aslında Ekrem karısını sevmiş ona her zaman ılımlı yaklaşmaya çalışmıştı ama Nergis o kadar katı olmuştu ki bu konuda ondan daima nefret eden ona öfke duyan biri haline gelmişti. Sarhoşken yaşanan beraberlikler sonucu olan iki çocuğunun da yüzüne bakmamış hatta Defne’ye hamileliği sırasında düşsün diye bir hayli uğraşmıştı. Ekrem karısının asla kendisini sevmeyeceğini, en azından kendisi kadar onun da saygı duymayacağını anlayınca aralarındaki bağı tamamen koparmış ondan sadece aynı evde yaşayalım aile gibi görünelim en azından çocuklarımız sabah kahvaltılarında ve akşam yemeklerinde annelerini görsünler demişti. Nergis için bu bile fazlaydı ama parasız kalma korkusuyla bunu kabul etmek zorunda kalmıştı. Defne farkına varamasa da Kerem olanların farkındaydı ve her gün annesinden daha da uzaklaşır hale gelmişti. Onun için aile baba ve kardeş demekti, annenin kelimesi de varlığı da yoktu hayatında. Bu çok canını acıtıyor her kadının annesi gibi olacağını düşünüyordu, para için her şeyi yapan, samimiyetsiz, gurursuzlardı. Annesi öyle değil miydi? Babasını aldatan, onları kendince aptal yerine koymaya çalışan bir kadındı. Ekrem aslında boşanmak istemiş ancak her şeyden habersiz olan Defne bunu kabul etmemişti. Kızının üzülmesine dayanamayan Ekrem bir süre daha buna katlanabilirim diye düşünmüştü ancak kızının daha 19 yaşındayken annesinin rezilliğine şahit olması onun kıyameti olmuştu. O günden sonra hayatları yeterince karışık değilmiş gibi daha da karışmıştı ve hep birlikte uçurumun kenarına sürüklenmişlerdi. Defne gördüklerine tahammül edemezken o süreçte kullanmaya başladığı uyuşturucu onun sonu olmuştu. Kerem bunu fark ettiğinde kardeşini bu bataklıktan çekip çıkarmak istese de başaramamıştı. Eğer O olmasaydı belki de Defne hâlâ hayatta ve bu pislikten temizlenmiş olabilirdi, başarabilirdi ama o kız buna engel olmuştu.

Kardeşinin fotoğraflarına bakmak genç adamın artık canını yakıyordu. Hele ki ona bunu yapanın intikamını hâlâ alamamış olmak daha da canını acıtıyordu.

Sesli bir nefesi dışarı bırakıp oturduğu yerden doğruldu. Tam odadan çıkmak için hazırlandığı sırada kapının açılmasıyla kafasını o yöne çevirdi. Gelen babasıydı ve yüzünden anladığı kadarıyla yapmaya kalkıştığı şeyi öğrenmişti. Zaten bu zamana kadar beklemesinin sebebi de babası değil miydi? Onun daha fazla üzülmesini istemediği için o kızın peşini bırakmış Amerika’ya gitmişti ama olmamıştı, yapamamıştı. Ekrem birkaç adımda oğlunun yanına geldikten sonra;

-Kerem sana uzak dur dediğim işlere neden daha çok bulaşıyorsun? Diye sordu.

Genç adam boş gözlerle babasına baktı bir süre. Ona karşı içinde hiçbir zaman öfke olmamıştı, annesine beslediği öfkenin zıttı bir şekilde babasına büyük bir sevgi ve saygı duyuyordu. Çoğu erkeğin yapmayacağı şeyleri yapmış çocukları için susmuş, sineye çekmiş hatta kendi öz kızının ölümüne sebep olsa dahi elini onun üzerinden çekmemişti. Fakat onun bu denli sakin kalması artık onu öfkelendirir olmuştu, içindeki bu dinmeyen öfkeyi kusamamak onu daha da hırçınlaştırıyordu.
-Soyadına laf gelecek diye ödün kopuyor değil mi? Bu pisliğe bulaşmasının bir sebebi de sizsiniz! Kardeşimin hayatını mahvettiniz, sizin yüzünüzden öldü. Daha o zaman o kadını bıraksaydın eğer Defne’ye durumu izah etmenin bir yolunu bulsaydın belki de şimdi bunların hiçbiri yaşanmayacaktı, Defne o rezaleti görmeyecekti yaşayacaktı. O anne demeye utandığım kadın sebep oldu onun ölümüne. O da, kardeşime bunu yapan da cezasını çekecek!

İçindeki öfkeyi kime yansıtması gerektiğini bilmemenin boşluğu ve acısı da vardı ayrıca içinde. Babasını suçlamak istemiyor ama çoğu zaman ona karşı da birçok ithamda bulunuyordu. Biliyordu aslında bu yaptığı, söyledikleri doğru değildi ama bu belirsizlik Defne’nin ellerinin arasından kayıp gitmiş olması onu günden güne kahrediyordu. Kendini bazen bir labirentin içinde kaybolmuş gibi hissediyordu. Attığı her adım, girdiği her sokak onu daha da çok çıkmaza sürüklüyordu. Bu sürükleniş onu kör bir kuyuya çekiyordu.

Az önce babasına karşı sarf ettiği o cümleler, suçlamalar kendini kötü hissetmesine neden olurken tuttuğu nefesini sesli bir şekilde bırakıp yüzünü kısa bir an elleriyle sıvazladıktan sonra yanına gelen babasının omzuna koydu tek elini. Babası ile aynı renk olan yeşil gözlerini onunkilere diktikten sonra;

-Lütfen bana engel olma baba, belki yanlış yapıyorum ama bunu yapmama izin ver. Defne ellerimin arasından kayıp giderken hiçbir şey yapamadım. İçimdeki bu öfke, fırtına dinmiyor, azalmıyor. Biliyorum sana söz verdim, denedim buradan uzaklaştım ama yapamadım olmuyor içimdeki bu acı geçmiyor dedi.

Ekrem dolan gözleriyle oğluna bakarken omzunda duran elinin üzerine kendi elini bırakıp sıkıca tuttu.

-Ah oğlum keşke bu şekilde azaltabilsek acılarımızı ama azalmıyor. O acı hep içinde, içimizde kalacak. Ne kadar kabullenmek istemesek de bu acı ile yaşamayı öğreneceğiz. Bir insanın kendi içinde yaşadığı en büyük kıyamet sevdiklerini kaybedişidir. Bu kıyamete asla alışılmaz ama zamanla onunla yaşamak öğrenilir. Ben öğrendim, sen de öğreneceksin. Senden tek istediğim bana ikinci bir kıyamet yaşatmaman oğlum.

Defne öldüğünde henüz 20 yaşındaydı. Klinikte yattığı, tedavi gördüğü dönemde aldığı haplar onun sonu olmuştu.

Ekrem aldatıldığını öğrendiği halde eşi Nergis’ten ayrılmamıştı. Daha öncesinde bu ilişkisinin bittiğini söylediğinde ona inanmak istemişti Ekrem ama o günden sonra bitmediğini bir defa daha kandırıldığını anlamıştı. Zaten Nergis’te Defne öldükten sonra kendine gelememişti. Kerem hep onu suçlamıştı, suçlamasa da Nergis hatalarının farkındaydı. Bir odanın içerisine kendini hapsetmişti. Kendini bu şekilde cezalandırıyordu. Birkaç kez intihara kalkışmış ama son anda kurtarılmıştı. Ekrem, birileri duyar soyadım lekelenir düşüncesinden çok sevdiği karısının ona bunu yapmış olmasına dayanamıyordu. Bir evladını kaybetmişti ve Kerem'i de kaybetmekten korkuyordu ama Kerem o kadar öfkeliydi ki bazen bunu göremiyordu.

Kerem söylenen adrese geldiğinde arabasını durdurup uzaktan bir süre evi izledi. Apartmandan çıkan kişileri görünce elindeki fotoğrafa baktı. İşte bu O idi, kardeşinin ölümüne sebep olandı.

Telefonundan arama tuşuna batıktan sonra;

-Her şey tamam mı Sinan? Diye sordu.

-Tamamdır, iş sende. Güzel haberlerini bekliyorum deyip telefonunu kapattı.

Şimdi intikamını almak zamanıydı.

*

-Parka gidiyoruz deyip olduğu yerde zıplayan Umay'a Zeynep gülerek bakıp;

-Hadi spor ayakkabılarını giy çıkalım dedi.

Umay onun sözlerine uyup ayakkabısını giydikten sonra Sema ve Zeynep'te hazırlandı ve evden çıktılar. Birlikte parka geldiklerinde bir süre Zeynep ve Umay birlikte oynadı. Sonrasında oradaki birkaç çocukla birlikte oynayan Umay'ı görebileceği bir banka oturdu Zeynep. Sema’da birkaç dakika sonra elinde kağıt helvalarla yanına oturdu.

-Umay'a alırken sana da aldım, seversin sen.

Zeynep minnetini belli eden gözlerle baktı halasına. Ona olan borcunu asla ödeyemezdi, biliyordu. Ona hem ana hem baba olmuştu. Acı, tatlı her anında her kararında yanında olmuş onu asla yalnız bırakmamıştı. Verdiği kararlar yanlış olsa da…

-Ben senin hakkını nasıl ödeyeceğim, sen olmasan ben ne yapardım hala...

Sema karşısındaki genç kadının yanağına elini koyup okşarken;

-Güzel kızım benim, siz iyi olun o bana yeter. Siz benim her şeyimsiniz. Mutlu ve sağlıklı olun, hep gülerken göreyim sizi o bana yeter dedi.

Zeynep başını tekrar Umay'a çevirdiğinde bir süre sessizce onu izledi. Henüz üç yaşında olan küçük kızın parkta edindiği arkadaşları ile oynamasını izledi uzun uzun.

-Keşke hep küçük kalsa hiç büyümese...

-Büyüdükçe yaralanacak, yaralandıkça olgunlaşacak. Tıpkı senin gibi...

Bir müddet daha sessiz kaldıktan sonra sessizliği bozan Sema yine oldu.

-Ben pazara uğrayıp gelirim siz eve geçin dedi.

-Birlikte gidelim, tek başına taşıma.

-Yok kızım çok bir şey almayacağım, hem kalabalıkta çocuk bunalmasın siz buradan direkt eve geçersiniz deyip oturduğu yerden doğruldu.

Sema gittikten sonra bir süre tek başına oynayan Umay'ı izledi Zeynep. Arka taraftan gelen kavga sesleriyle başını o yöne çevirdiğinde sözlü atışan iki adam gördü. Bakışlarını tekrar Umay'ın olduğu yöne çevirince onun ve diğer çocukların az önce oyun oynadıkları yerde olmadıklarını gördü ve endişeyle oturduğu yerden doğrulup;

-Umay diye bağırdı.

Etrafına korkuyla bakarken;

-Umay neredesin kızım dedi ağlamaklı ses tonuyla.

Yerdeki küçük ayıcığın Umay'a ait olduğunu fark edince olduğu yere çöküp oyuncağı eline alarak ağlamaya başladı. Fakat ağzına kapanan el ve sonrasında burnuna dolan eter kokusu onun bayılmasına neden oldu.

Yorumlar

  1. Neden öpüşülmedi bu bölüm hiç anlamadım

    YanıtlaSil
  2. Eline emeğine sağlık hayatım çok güzel bir ilk bölümdü 💕

    YanıtlaSil

Yorum Gönder