İkiz Nehirler-2
Derin bir nefes
alıp içeriden gelen seslerle gözlerini araladı genç kadın.
“Ayağuna çoraplar
kalemleri uzundur
seni güzel gösteren
o kirmizi yuzundur
başundaki çemberun
dali var çiçeği yok
habu deli gönlümün
senden geçeceği yok”
kalemleri uzundur
seni güzel gösteren
o kirmizi yuzundur
başundaki çemberun
dali var çiçeği yok
habu deli gönlümün
senden geçeceği yok”
Uyuşuk hareketlerle
yataktan kalktıktan sonra sesin geldiği yöne, mutfağa doğru gitti. Küçük
televizyonda açık olan yöresel Karadeniz kanalının sesini biraz kısıp;
-Günaydın babaanne
dedi.
Yaşlı kadın
gülerek;
-Günaydın uşağam,
yüzünü yıka gel. Kahvaltı hazır dedi.
-Babaanne her sabah
farklı bir programla uyanıyoruz güne, hadi beni geçtik apartmandakileri düşün
onlara bari yapma dedi yakınan bir ses tonuyla.
Yaşlı kadın elini
gelişigüzel sallayıp;
-Hadi hadi onlar ne
anlar böyle şeylerden, ancak bizim köydeki huysuz danalar gibi böğeleyip
dursunlar. Selam bile vermiyorlar insana, suratları hep sirke satıyor. Bunlar
da güya komşu olacaklar dedi.
Yaşlı kadın en çok
bu konuda hayıflanıyordu. Ona göre her şey eski usulüne göre devam edebilmeli
ya da en azından kendi alıştığı gibi insanlar sıcak ve samimi olabilmeliydi...
Ama zamanın insanlara artık yetersiz kaldığı bir çağda yaşanıyordu. Herkesin
bir yerlere yetişme çabası, acelesi vardı. Hiçbir zaman durup dinlemeye, ufak
bir tebessüme zamanları yoktu. İnsanların çıldırmış gibi sürekli bir yerlere
yetişmeye çalışıp, sürekli robotik hareketlerle hayatlarını idame ettirmeye
çalışmalarına katlanamıyordu Fadime nine.
Burçin
babaannesinin elinin üzerine bir öpücük bırakıp;
-Babaannem, canım
benim herkes işe gidiyor. Aceleleri oluyor sonuçta hem boş ver sen onları ben
seni hafta sonu Sema teyzeye götürürüm hem Umay ve Zeynep'i de görürsün, sana
da değişiklik olur dedi.
-Hızan eyliyorsun
zaten, aferin uşağam diye ağzının içinden homurdanan babaannesine sesli bir
nefesi dışarı bırakarak cevap verdi Burçin.
"Ah babaannem
keşke her şey senin güzel gönlünden geçen gibi olsa" der gibi.
..
-Günaydın
Burçin şirkette
kartını turnikeye okuttuktan sonra geçerken karşılaştığı kişilere selam vererek
odasına geldiğinde üzerindeki ceketi çıkarıp kahve almak için mutfağa yöneldi.
-Günaydın Elmas abla,
nasılsın?
Ellili yaşlardaki
kadın çayı demledikten sonra kafasını kaldırıp;
-Günaydın canım,
iyiyim sen nasılsın? Diye sordu.
Burçin dolaptaki
fincanların arasından kendi fincanını bulup kahve makinesinden kendine kahve
alırken;
-İyiyim, şu
toplantıyı atlatsak daha iyi olacağım dedi.
Bugün bir proje
için köklü bir şirketle anlaşma yapacaklardı, tabi anlaşabilirlerse. Günlerdir
bu toplantı için sunuma hazırlanıyordu.
Kahvesini içerken son kez hazırlanan sunumun üzerinden geçtikten sonra
lavaboya gitmek için ayaklandı. İçinden "Heyecanlandıkça çişim
geliyor" diye geçirirken tuvaletten çıktıktan sonra ellerini yıkayıp
aynada kendine baktı. Kaç gündür bu iş için çalışıyordu ve uykusuzluğu ve
yorgunluğu gözaltlarında kendini belli ediyordu. Gür kıvırcık saçlarını
elleriyle kabartıp, cebine sıkıştırdığı rujunu tazeleyip tekrar cebine geri
koydu ve lavabodan çıktı. Aynı anda birine sert bir şekilde çarpıp karnında
sıcak bir sıvı hissetti. Yanmanın verdiği acıyla kısık bir çığlık atarken
kendini geri çekip şifon bluzunu havalandırdı. Acıdan dolan gözleriyle;
-Biraz dikkat
etsene! Diye söylendi.
Karşısındaki genç
adam kıstığı gözleriyle;
-Özür dilerim ama
sen de önüne baksaydın dedi onun gibi söylenerek.
Burçin sinirle
sıktığı dişlerinin arasından sessizce;
-Geri zekalı diye
söylenirken tekrar lavaboya girip ellerini soğuk suyun altına tutup sonrasında
karnının yanan yerlerine hafifçe bastırdı soğuk ellerini. Soğuk elleri acının
biraz azalmasını sağlasa da bir süre sonra tekrar kendini belli ediyordu. Bir
süre sonra lavabodan çıkıp odasına gittiğinde şirket doktorunun geldiğini
öğrendi ve onun odasına geçti. Mert karşısında acı ve öfke karışımı bir suratla
kendine bakan Burçin'i görünce sorgular gözlerle ona bakıp;
-Ne oldu sana? Diye
sordu.
-Geri zekalının
teki üzerime kahve döktü diye sinirle soluyarak kenardaki sedyeye oturdu.
Mert onun
uzanmasını sağladıktan sonra yanan karnını kontrol edip merhem sürdü.
-Neyse ki ileri
derece bir yanık değil ama sen yine de bugün eve git., zaten sonraki iki gün
hafta sonu. Sana bir merhem vereceğim onu kullan, oturursan da dik otur tam
karın bölgesi dedi.
Burçin kafasını
sağa sola sallarken;
-Hayatta olmaz,
biraz sonra önemli bir toplantı var ona girmem lazım önce dedi.
Mert onaylamaz
bakışlarını onun yüzüne sabitleyip;
-Anlaşıldı sen
dediğini yapacaksın, dikkat etmen lazım ama kolay kolay geçmez yoksa ve sen
hareket ettikçe daha çok acır dedi.
Burçin O konuşurken
sedyeden doğrulup üzerini düzelttikten sonra içinden "Neyse ki siyah
gömlek giydim ve leke fazla belli olmuyor" diye geçirdi. Sonra da Mert'e
dönüp;
-Söylediklerini göz
önünde bulundurmaya çalışacağım, görüşürüz deyip odadan çıktı.
Misafirlerin
geldiğini öğrenince bilgisayarını ve dosyasını alıp toplantı odasına geçti.
Odaya girdiğinde karşısındaki kişiyi görünce kaşlarını çatıp soran gözlerle ona
baktı. Okuduğu kağıdı masanın üzerine geri bırakan adam tek kaşını kaldırmış
ona bakarken Burçin;
-Yanlış geldin
galiba dedi.
Genç adam oturduğu
sandalyeye daha çok yerleşirken;
-Yok bence doğru
geldim ama sen yanlış gelmiş olabilirsin dedi.
Burçin tam bir
şeyler söyleyeceği sırada kapıdan giren Muhsin Bey;
-Tanıştınız demek,
Faruk Bey gelemedi. Oğlu Tuna Bey ile yapacağız toplantıyı dedi.
Burçin sesli bir
şekilde yutkunurken karşısındaki genç adam imalı bir şekilde sırıtarak;
-Demek ki ikimiz de
doğru gelmişiz Burçin Hanım dedi.
Muhsin Bey ikisine
de anlamayan bakışlar attıktan sonra sağ elini yönlendirmek amacıyla uzatıp;
-Hadi yerlerimize
geçelim, hazırsanız toplantıya başlayalım dedi.
Birkaç kişinin daha
gelmesiyle toplantı başladı ve hareket ettikçe yanan karnındaki sızı daha çok
artarken Burçin'in yüzü de ister istemez acı ile buruşuyordu.
Burçin’in
karşısındaki genç adam onu dikkatle dinlerken az önce ona kaba davrandığı için
bir pişmanlık hissetmişti. Sabah babası ile olan kavgasından dolayı sinirle
çıkıp buraya gelmişti. Tuna yıllardır Amerika'da yaşıyordu ve hiç dönme
niyetlisi değildi ama tek erkek evlat olması onu tekrar buraya getirmişti.
Babasına her ne kadar dönmek, şirkette çalışmak istemediğini söylese de kabul
ettiremedi ve kendini burada buldu yeniden. Genç adam; anne ve babasını üzmek
istemiyordu ama oradaki hayatından vazgeçmek de istemiyordu. Sabah babası kesin
bir dille geri dönmesine izin vermediğini burada kalıp işlerin başına
geçeceğini söyleyince sözlü bir kavgaya tutuşmuşlardı ve Tuna kendini istemese
de bu toplantıda bulmuştu. Aldığı kahve sinirle girdiği kapıdan çarpışma
sonucunda Burçin'in üzerine dökülmüştü ama o umursamayıp yoluna devam etmişti.
Genç kadının çektiği acı şimdi yüzünden belli oluyordu.
-Siz ne diyorsunuz
Tuna Bey?
Kendisine
yöneltilen soru ile düşüncelerinden sıyrılan genç adam bakışlarını karşısındaki
adama çevirdi.
-Doğaya daha az
zarar vererek bölgelerin iklimine ve geçim kaynağına göre enerji üretebiliriz.
Örneğin; hayvancılık ile uğraşan bölgeler için Biyokütle enerjisinden, dalga
gücüne göre Dalga enerjisi, güneş ışınlarına ve rüzgar hızına göre yine enerji
kaynakları oluşturabiliriz. Aynı zamanda termal bölgelerde yani kaplıca
özelliği olan bölgeler için bu özelliği kullanarak enerji kullanmayı daha
yaygın hale getirebiliriz. Yani Jeotermal enerji. Doğaya daha az zarar verip
daha verimli enerji kaynakları kullanabiliriz.
Burçin cümlesini
tamamladıktan sonra bakışlarını Tuna'nın üzerinde sabitliyor. Tuna derin bir
nefes aldıktan sonra kafasını onaylar şekilde aşağı yukarı sallayıp;
-Peki o halde, bir
an önce imzalayalım şu anlaşmayı da bitsin diyor küçük çocuklar gibi huysuzca.
Burçin, onun bu
hallerine daha fazla sinir olurken geçip yerine oturdu ve acı ile yeniden
yüzünü buruşturdu. Tuna her ne kadar yüz ifadesinden memnun olmamış gibi dursa
da yapılan sunumu bir hayli beğenmişti. Sadece az önce yaptığı kabalığı telafi
etmek Burçin'in bir an önce eve gitmesini sağlamak istiyordu. Aslında bunu
yaparken bile bir hayli kaba davranıyordu farkındaydı ama aklı hâlâ babasıyla
aralarında yaşanan tartışmadaydı. Aklına geldikçe çok sinirleniyor, durumu
kabul edemiyordu. Yıllardır Amerika’daydı ve orada artık oturttuğu bir düzen ve
çevresi vardı. Şimdi her şeyi bir kalemde silip buraya gelmek, tabiri caizse
sıfırdan başlamak ona çok zor geliyordu. Ailesi her zaman bir süre sonra
İstanbul’a dönmesi gerektiği ile ilgili imalarda bulunmuş ama o hep bir şekilde
geçiştirmiş bunu önemsememişti. Babasının son gelişinde artık gidemeyeceğini
burada kalması gerektiğini söyleyip resti çekmesi üzerine eli kolu bağlanmış
bir anda kendini şirket işleri ile boğuşurken bulmuştu.
İmzalar atıldıktan
sonra Muhsin Bey, Burçin'e döndüğünde zorlandığı belli yüz ifadesi ile
karşılaşınca soran gözlerle ona bakıp;
-Burçin iyi misin
sen? Diye sordu.
-İyiyim Muhsin Bey,
ufak bir kaza oldu sabah yandım ama iyiyim şimdi arada sızlıyor.
Altmışına merdiven
dayamış adam kafasını anladım der gibi sallarken;
-Birazdan
çıkabilirsin git dinlen dedi.
Burçin kısık çıkan
sesiyle;
-Teşekkür ederim
diye mırıldandıktan sonra müsaade isteyip masadan kalktı.
Onun ardından
kalkan Tuna, Muhsin Bey ile vedalaşıp toplantı odasından çıktı. Burçin'in gidip
gitmediğini içten içe merak ettiği için etrafına kısa bir bakış attı ama onu
göremedi. Sinirli olduğunda yaptığı şeyler bazen böyle pişman olmasına sebep
olabiliyordu. Bir tarafı önemsese de diğer tarafı "Boş ver eve gidecek
işte" diye düşündü. Eve gideceğini düşünen tarafına inanmak isteyip
şirketten çıktı. Onunla birlikte gelen iki şirket çalışanına şirkete
geçmeyeceğini söyleyip kendi arabasına binip oradan ayrıldı.
Birkaç dakika sonra
şirketten çıkan Burçin ilerideki metro durağına doğru yürümeye başladı. O
sırada yanında duran siyah araba ile yerdeki bakışlarını kaldırıp açılan camdan
içeri baktı.
-Gel hadi seni
bırakayım.
-Sen az önce
yukarıda değil miydin, ne ara aşağı indin? Diye gülerek karşısındaki genç adama
bakan Burçin'e aynı şekilde gülümseyerek cevap verdi Mert.
-Birkaç işim vardı
senin de çıktığını görünce bırakayım dedim.
-Boşver benim için
hiç yolunu uzatma, metroyla 15 dakika zaten.
Burçin'in itirazına
itiraz eden ses tonu ile karşılık verip;
-Hadi ama kabul
etseydin şimdiye yolu yarılamıştık dedi.
Burçin daha fazla
ısrar etmeyip arabaya bindiğinde onları başka bir arabadan izleyen bir çift
gözün farkında değillerdi. Tuna, şirketten çıkarken aralık olan kapıdan onu
görmüş kapının üzerinde yazan Doktor Mert Soylu yazısından şirket doktoru
olduğunu anlamıştı. Tuna bir süre giden arabanın arkasından baktıktan sonra
belki de erkek arkadaşıdır diye düşünüp arabasını çalıştırarak şirketin önünden
ayrıldı.
Trafik olmadığı
için Mert 25 dakikada Burçin'in evinin önüne gelmiş sonra da arabayı durdurup
ona dönerek aklındaki şeyi tek nefeste sormuştu;
-Pazar akşamı bir
kutlamaya davetliyim bana eşlik eder misin?
Burçin ile Mert
tanışalı 2 yıl oluyordu. Genç kadın şirkette 4 yıldır çalışıyordu ve Mert'te 2
yıl önce başlamıştı şirkette doktorluk yapmaya. Burçin'e hep bir ilgisi vardı
Mert’e, belki de Burçin bunu fark etmişti ama önemli değildi. Artık Burçin'in
bir şeylerin farkına varmasını istiyordu zaten ve Pazar akşamı onunla kutlamaya
gitmeyi kabul ederse ona olan hislerini açacaktı.
Burçin tereddütle
ona bakıp;
-Bu halimle zor
olur bence dedi.
Aslında yanık çok
umurunda değildi ama bunu bahane ederek bu tekliften kaçmaya çalışıyordu
Burçin.
Mert onun
söylediğine gülerken;
-Ama ben senin
gelmeni istiyorum. Hem bugün yarın dinlen merhemi sür daha iyi olacaktır. Zaten
akşam olacak kutlama dedi.
Burçin her ne kadar
istemese de onu kırmamak için;
-Peki o halde Pazar
günü haberleşiriz dedi.
Mert gözlerine
kadar ulaşan gülümseme ile;
-Tamamdır o zaman
seni almaya gelirim Pazar akşamı altı gibi dedi.
Genç kadın arabadan
indikten sonra Mert'te bir süre bekleyip apartmanın önünden uzaklaştı. Burçin
eve girdiğinde burnuna yemek kokuları, kulaklarına televizyon programındaki
adamın tok sesi doldu. Mutfağa girdiğinde duvarda asılı küçük televizyondaki
programa tüm dikkatini vermiş önündeki ocakta kaynayan lahana çorbasını
karıştıran babaannesi ile karşılaştı. Onun bu hali Burçin'i güldürürken;
-Bugün hangi şifalı
çayı deniyoruz babaanne? Diye sordu.
Yaşlı kadın olduğu
yerde korkuyla sıçrarken;
-Allah iyilik
versin sana ne sessiz sessiz geliyorsun uşağam, hem sen neden erkenden geldin?
Dedi şüpheyle.
-İşim erken bitti
geldim.
Burçin
babaannesinin yanağına bir öpücük bıraktıktan sonra mutfaktan çıkıp odasına
geçti. Üzerindeki bluzu çıkardıktan sonra aynanın önüne geçip karnında yanan
kısmı kapatan gazlı bezi yavaşça aldı. Buruşturduğu yüzü ile pantolonunu da
çıkardıktan sonra atına rahat bir şort üzerine bol bir tişört giyip banyoda
elini yüzünü yıkadı. Sonra da mutfağa dönüp dolaptan babaannesinin yaptığı her
zaman bulunan yanık merhemini aldı. Yaşlı kadın torununun yanık merhemini
aldığını görünce;
-Ne oldu, nereni
yaktın? Diye sordu hemen endişeyle.
-Bir şey yok
babaannem, çok az yandı. Daha çabuk iyileşsin diye süreceğim dedi onu
endişelendirmemek için ama yaşlı kadın ikna olmayıp elindeki merhem kutusunu
aldıktan sonra;
-Geç odaya ben
süreceğim, neren yandı bakacağım dedi.
Burçin onun ikna
olmayacağını bildiği için onun emrine uyup odaya geçti ve babaannesini
beklemeye başladı. Yaşlı kadın ellerini yıkadıktan sonra kulak çöpü ve merhem
kutusu ile torununun yanına geldiğinde onun karnındaki yanığı gördü.
-Nasıl becerdin
haburanı yakmayı dedi.
-Ufak bir kaza oldu
babaanne.
Yaşlı kadın
kafasını sağa sola sallarken torununun canını acıtmamaya dikkat ederek yanan
yere merhemi sürdü. Burçin'in babaannesinden başka kimsesi yoktu. Ailesi o daha
beş yaşındayken bir trafik kazasında ölmüşlerdi. Babaannesi büyütmüştü onu.
Birbirlerinden başka kimseleri yoktu. Üniversiteyi de Trabzon'da okuduktan
sonra çalışmak için İstanbul'a gelmişti genç kadın, babaannesi de onun
peşinden. Hiç ayrılmamışlardı, her zaman torununun yanında olmuştu yaşlı kadın.
Burçin; anne ve babasını, babaannesi de oğlunu ve gelinini kaybetmişti. Bir de
doğacak torununu.
Yaşlı kadının
burnunun ucuna düşmüş gözlükleriyle dikkatli bir şekilde kendisine merhem
sürmesini izledi bir süre. Yaşlılıktan dolayı kırışan tenine ve ela rengi
gözlerine baktı. Şu hayatta tutunduğu tek ve en kıymetli dalına, gölgesinde
dinlendiği çınarına baktı uzun uzun.
Genç kadın
günlerdir doğru dürüst uyumadığı için yorgun gözleri kapanırken yaşlı kadın da
şefkatli gözlerle baktı torununa.
-Ah benim bahtsız
yavrum 22 sene oldu. Hiç geçmez sanıyordum o seneler, içimdeki o yangın bitmez
sanıyordum ama yangın sönmese de acı biraz olsun diniyormuş zamanla. Sen
olmasaydın bu acı hep daha çok yakardı ya beni Allah seni bana bağışladı. Sen
de olmasan ben nasıl yaşar, nasıl katlanırdım o acıya.
Torunun saçlarını
okşayıp alnına bir öpücük bıraktıktan sonra tişörtünü aşağı sıyırıp üzerine
ince bir örtü örttü yaşlı kadın. O odadan çıkarken Burçin'in de kapalı
gözlerinden iki damla yaş süzülüp saç diplerine karıştı.
*
"Kaygısızların
haylaz oğlu!"
Kahvaltı masasında
gazetesini okuyan adam sinirle soluyup gazeteyi çaprazında oturan karısına
doğrulttu.
-Oğlumuz gene
manşet olmuş. Nerede o eşek oğlu eşek?!
Selim o kapıdan
girmemiş olmayı diledi ama artık çok geçti ve kırmızı görmüş boğa gibi
burnundan soluyan babası onu görür görmez sinirle konuşmaya başladı;
-Ulan eşek herif
ben devamlı senin yeni bir skandalını gazeteden okumak zorunda mıyım?! Rezil
ettin beni, iki gün sonra şirketin başına geçeceksin sözde! Sana şirketi
geçtim, Zeytin emanet edilmez dedi kenarda yalanan kara kedi Zeytin'i işaret
ederek.
-Baba gazeteciler
abartıyor, ben bir şey yapmıyorum diye itiraz eden oğluna tek elini susması
için kaldırıp;
-Yeter Selim
seninki artık şımarıklık, 29 yaşındasın hâlâ keyfine göre yaşıyorsun. Tek
evladımsın diye her istediğini yaptım ama yeter, ben bugün varım yarın yokum.
Bugünden itibaren her gün şirkete geliyorsun, ayrıca en kısa zamanda
evleneceksin dedi.
Selim şaşkınlıkla
babasına bakarken;
-Ama baba ben...
derken babası hiddetle karşı çıkıp;
-Ben ne diyorsam o.
Bunca sene senin istediklerin oldu, bundan sonra benim istediğim şekilde olacak
dedi.
Selim yardım
isteyen gözlerle annesine baktı ama Seda kafasını sağa sola sallayıp
onaylamayan gözlerle ona baktı.
Selim; Salim ve
Seda’nın tek çocuklarıydı. Seda’nın sağlık sorunları nedeniyle yıllarca süren
tedaviler sonuç vermiş ve sonunda Selim’i kucaklarına almışlardı. Yıllar sonra
sahip olmalarının vermiş olduğu özlem ve sevgiyle her istediği yapılan bir çocuk
olmuştu Selim. İstediği okullarda okumuş, gönlünce gezmişti ama son bir yıldır
babasını ve annesini bir hayli yormuştu. Her gece başka kızlarla anılması, hâlâ
çalışmaya başlamayıp haylaz çocuklar gibi gezmesi çok fazla canlarını sıkmaya
başlamıştı.
-Baba tamam
çalışmaya başlayacağım ama ne evlenmesi Allah aşkına, ben evlenemem.
-Evlenirsin oğlum
çok güzel evlenirsin. Ben evlendiririm seni merak etme. Annen bulur sana bir
kısmet, hoş o kızcağıza da yazık ama dedi sonunda homurdanarak.
Salim masadan kalkıp
eşi ile vedalaştıktan sonra işe giderken Selim’e;
-Bir saat içinde
şirkette ol demeyi ihmal etmedi.
Babası kapıdan
çıktıktan sonra annesine yalvaran gözlerle bakarak;
-Annem lütfen
babama engel ol, ben tanımadığım bir kızla evlenemem. Söz veriyorum sana sizin
istediklerinizi yapacağım ama evlendirmeyin beni dedi.
Seda kafasını sağa
solla sallayıp;
-Baban ne
söylediyse o, artık yoruldu O da. Sürekli patavatsız insanların orada burada
seni dillerine dolamalarına dayanamıyor, haklı da. Kendine bir çekidüzen ver
oğlum, sevdiğin biri varsa gidip isteyelim yoksa da ben sana söylerim
konuşursunuz, anlaşırsınız. Şimdi kahvaltını et, sonra da şirkete git dedi.
Selim anne ve
babasını hiç bu kadar kararlı görmemişti. Annesinin onu değil de babasını
desteklemiş olması artık kaçışının olmadığını göstermişti. Sıkıntılı bir nefes
verip iki eliyle yüzünü sıvazladıktan sonra kahvaltı yapmadan evden çıktı.
Hızla arabasına binip aynı hızla evin otoparkından çıkış yaptı. Sinirle
direksiyona birkaç yumruk attığında az önce öfkeyle arabanın bir köşesine
fırlattığı telefonunun sesini duydu. Nerede olduğuna bakınıp yan koltuğun
altından telefonunu almaya çalışırken bir süreliğine gözünü yoldan ayırdı.
Telefonunu bulup aldığı sırada önüne çıkan genç çocukla aniden frene bastı. Korkuyla
arabadan hızla inip yede yatan henüz 12 - 13 yaşında olduğu belli çocuğa baktı
endişeli gözlerle.
-İyi misin? Ben çok
özür dilerim, gel hadi hastaneye gidelim deyip onun kalkmasına yardımcı oldu.
-Abi dikkat etsene
biraz ya benim birazdan maçım vardı nasıl oynayacağım ben bu ayakla dedi
sitemkar ses tonuyla.
Selim vicdan azabı
duyup üzgün gözlerle çocuğa bakarken onun ön koltuğa oturmasına yardımcı olup
kemerini taktı önce ve kendi tarafına geçip kemerini taktıktan sonra hızla
arabayı çalıştırıp hastaneye sürdü. Hastaneye vardıklarında görevlilerin
getirdiği tekerlekli sandalyeye onu oturtup gösterdiklerini müdahale odasına
götürdü onların yardımıyla. Bir süre sonra gelen Doktor gerekli tetkikleri
yaptıktan sonra elindeki röntgen sonucunu incelerken;
-Kırık yok ama sağ
ayak bileğinde burkulmadan dolayı çatlak var. Bir süre üzerine basmamalısın
dedi sonunda gözlerini genç çocuğa çevirip.
İbrahim itiraz dolu
ses tonuyla;
-Yapma abi benim
maçım vardı, turnuvalar var. Üstelik seçmelere de katılacaktım, günlerdir bu
günü bekliyordum dedi.
Doktor kafasını iki
yana sallayıp onaylamaz bakışlarla;
-Bu ayakla
imkansız, tam olarak iyileşene kadar hiçbir şey yapamazsın. Ufak bir zorlama da
bir daha hiç maça çıkamayabilirsin dedi.
O sırada cebindeki
telefonu çalmaya başladı. Ağlamaklı ses tonuyla telefonunu açıp;
-Efendim hocam
dediğinde karşıdan merakını belli eden bir ses tonu karşıladı İbrahim’i.
-Neredesin sen
İbrahim? Maç için yola çıkacağız sen ortada yoksun.
Titreyen çenesi ve
gözünden düşen bir damla yaş ile;
-Ben kaza geçirdim
hocam, maça gelemem artık dedi.
Telefonun diğer
ucundaki genç kadın endişeyle;
-Ne, nasıl,
neredesin sen? Diye soruları artarda sıraladı.
İbrahim hastanenin
adını söyledikten sonra telefonu kapattığında Selim bir süre üzgün gözlerle
izledi karşısındaki genci. Henüz 12 yaşındaydı az önce kimliğinde görmüştü. Onu
bu hale soktuğu için kendini çok kötü hissediyordu Selim, sürekli mahcubiyetini
dile getiriyor, İbrahim’den özür diliyordu. Selim’e basketbol oynadığından
bugün de maçı olduğundan kulüplerin onu ve birkaç arkadaşını izlemek için maça
geleceğinden bahsetmiş başına gelen bu kazadan dolayı bu şansı kaybettiğini
söylemişti. Selim karşısındaki gencin üzgün halini gördükçe daha çok
kahroluyor, kendini daha çok suçluyordu. Genç spor giyimli bir kadının telaşla
kapıdan içeri girmesiyle bakışlarını o yöne çevirdi Selim. Onunla göz göze
geldiğinde suçlu çocuklar gibi bakışlarını kaçırırken genç kadın korkuyla
İbrahim'in yanına gelip;
-İyi misin canım,
ne oldu sana? Diye sordu.
-Araba çarptı.
Genç kadın sinirle
yatağın diğer tarafında duran Selim’e dönüp;
-Daha dikkatli
olamaz mıydınız? Bu çocuğun maçı vardı, aylardır çabalıyor. Sizin yüzünüzden
hepsi çöpe gitti dedi.
Selim duyduğu
üzüntü ve utançla kafasını kaldıramazken;
-Özür dilerim, ben
telafi etmeye çalacağım dedi.
Genç kadın elini
rastgele havada sallayıp;
-Geç bunları! Ne
yapacaksın, bu seçme her zaman olmuyor ve son şansı ama senin yüzünden
katılamayacak turnuvaya dedi.
O sırada kapıdan
içeri giren doktor;
-Artık
çıkabilirsiniz, verdiğim ilaçları almayı ihmal etme genç adam. Ayrıca ayağını
da sakın zorlama, eğer üzerine basmaya çalışırsan bir daha hiç basket
oynayamayabilirsin dedi.
İbrahim kafasını
aşağı yukarı sallarken genç kadın da onun gelen tekerlekli sandalyeye binmesine
yardımcı oldu. Selim’in çıkış işlemlerini hallettiğini söylemesi üzerine hiçbir
şey söylemeden arabasına doğru gitti.
-Ben bıraksaydım
sizi.
Selim’in çekinerek
söylediği şeye genç kadın öfkeyle bakıp;
-Gerek yok,
arabayla geldim dedi.
İbrahim'in arabaya
binmesine yardımcı olduktan sonra kendi tarafına geçen Derin ardında
dikkatsizliğinden dolayı vicdan azabı duyan üzüntülü bir adam bırakarak hiçbir
şey söylemeden arabayı çalıştırıp hastanenin önünden uzaklaştı.
Selim şirkete
geldiğinde babasının odasına girdi direkt. Babası ona gözlerini kısmış
bakarken;
-Hiç gelmeseydin
oğlum! Ben sana bir saat içerisinde şirkete gel demedim mi? dedi.
Genç adam tekli
koltuğa kendini bırakıp tek nefeste;
-Yolda bir kaza
yaptım dediğinde Salim endişeli bir şekilde oğluna bakıp onu sorgulamaya
başladı.
-Sen iyi misin, bir
yerine bir şey oldu mu?
Selim onun bu
haline burukça gülümseyip kafasını iki yana sallayarak;
-Bana bir şey
olmadı ama benim yüzümden bir çocuk en büyük hayalinden oldu dedi.
Babası onun
oturduğu koltuğun kolçağına oturup elini omzuna koyduktan sonra;
-Çocuğun yerini
yurdunu öğrendin mi? Şimdi iyi mi? Diye sordu.
-İyi ama bileğinde
çatlak var ve benim yüzümden basketbol turnuvasına katılamayacak. Onu izlemeye
geleceklermiş bugün ve son şansıymış.
Salim oğlunu
dikkatlice dinlerken kafasını aşağı yukarı sallayıp ne yapabileceğini düşünmeye
başladı.
-Basketbol
oynuyordu değil mi?
Selim hızla başını
aşağı yukarı sallayıp;
-Evet dediğinde
oğlunun sırtını sıvazlayıp oturduğu yerden doğrulduktan sonra;
-Merak etme ayağı
iyileşsin ben tekrar seçmelere katılabilmesi için bizim takım kulübündeki
arkadaşlardan rica ederim. Söylendiği gibi yetenekliyse onlar da kaçırmak
istemezler zaten dedi.
Selim ona minnetle
gülümserken Salim’de konuşmaya devam etti;
-Sende çocuğu
yalnız bırakma sakın, bir ihtiyacı var mı kontrol et sürekli.
Selim başını
"Tamam" anlamında sallarken Salim’de toplantı için odadan çıkmaya
hazırlandı. Çıkarken de konuşmayı ihmal etmedi;
-10 dakika sonra
toplantı salonunda ol.
..
Genç kadın elindeki
tepsiyi kenara bırakıp;
-Hadi bakalım şu
çorbayı iç, Zehra sultan yaptı dedi.
-Hocam size de
zahmet verdim, maça da gidemediniz.
-Sen onu düşünme
çorbanı iç, sonra da ilaçlarını alacaksın.
İbrahim'in annesi O
çok küçükken ölmüştü. Babası ise alkolik ve kumarbaz bir adamdı ve İbrahim'in
normal şartlarda okumasına karşı çıkmış onun çalışmasını istemişti ama Derin’in
babası Mustafa, İbrahim'in tüm masraflarını üstlendiğini söyleyip onun
İbrahim'den uzak durmasını sağlamıştı. Yatılı lise olduğu için yurtta kalma
imkanı da bulmuştu. Ara ara babası onu sıkıştırmak için okulun önüne gelmiş
fakat Mustafa olaya dahil olup onu geri püskürtmeyi başarmıştı. Şimdi de ayağı
iyileşene kadar Derinlerde kalacaktı.
İbrahim çorbasını
içtikten sonra ilaçlarını Derin’in getirdiği su ile içerken konuşmaya başladı;
-Bana çarpan abi
aslında iyi birine benziyordu, sürekli benim dikkatsizliğim yüzünden deyip özür
diledi.
Derin sesli bir
nefesi dışarı bırakırken sessizce düşünmeye başladı. Ne olursa olsun O adama
çok sinirliydi. Onun yüzünden İbrahim son fırsatını da kaçırmıştı. Onun bu
yaptığının affı yoktu, olamazdı. İbrahim’in kaza geçirdiğini duyunca aklına
abisi gelmişti, onun gözleri önünde can verişini. Ona çarpıp kaçan kadını asla
unutmamıştı, arkasına bile bakmadan arabasıyla hızla uzaklaşan kadını.
Bir süre sonra
İbrahim uyuyunca Derin odadan çıkıp annesi Zehra’nın yanına gitti.
-Uyudu mu?
-Evet, belli
etmemeye çalışıyor ama çok üzüldü. Son şansıydı. Belki de bu hayattaki tek ve
en büyük şansıydı. Eğer bu lanet kaza olmasaydı kesin başarılı olacaktı,
kazanacaktı seçmeleri.
Zehra derin bir
nefes alıp kızının üzgün mavi gözlerine baktı. Onun saçlarını şefkatle
okşarken;
-Güzel yavrum belki
böylesi hayırlıdır, sen tedbiri al takdir Allah'a bırak demişler. Bu yavrucak o
kadar çabaladı mükafatını da alır, Allah hiçbir emeği zayi etmez dedi.
Derin sıkıntılı bir
nefesi dışarı bırakırken kafasını gökyüzüne çevirip;
-İnşallah annem,
inşallah dedi.
Aslında onun,
onların yanında çok fazla üzüldüğünü belli etmek istemiyordu ama bazen
yapamıyordu bunu. Farkındaydı onlara haberi verdiğinde anne ve babasının aklına
da ilk aynı şey gelmişti. Oğulları, Erdem… Onlar için bu travmayı atlatabilmek
kolay olmamıştı, özellikle de Zehra için. Uzun süre tedavi görmüş bu durum
Derin ile arasındaki bağı bile etkilemişti. Derin yeniden annesinin o çıkmaza
düşmesinden, aklına üşüşecek hatıralarla onu tekrar kaybetmenin eşiğine
gelmekten korkuyordu.
*
Geç kız telefonda
yaptığı görüşmeyi sonlandırdıktan sonra sıkıntılı bir nefesi dışarı bırakıp
kafasını pırıl pırıl gökyüzüne çevirdi.
"Allah'ım bana
yardım et" diye mırıldanırken bir yandan da ne yapması gerektiğini
düşünüyordu. Ailesi kendine zaten sırt çevirmişti en azından kardeşine sahip
çıksalardı. Üniversiteyi ilk kazandığı zamanı hatırladı Ahu. Babası kesin bir
dille reddederken abisi de babası ile ağız birliği yapmış, ona asla destek
olmamıştı. Zaten annesinin söylediklerinin pek hükmü yoktu, evin erkeklerine
göre kadınlar eksik eteklerdi. Hiçbir şey bilmeyen, cahil cühela olan daima
kadındı. Aslında anne dediği kadın gerçek annesi değildi, annesi o doğduktan
kısa bir süre sonra ölmüştü. Babası da sonra Gonca'nın öz annesi olan Havva ile
evlenmişti. Ahu’yu hiçbir zaman sevmemişti, babasıyla birlik olup ona sürekli
eziyet etmişlerdi. Ahu’nun babası Hasan sadece Ahu’ya değil ona ve Gonca'ya da
çok şey yapıyordu ama o sessiz kalmayı tercih ediyordu. Ahu artık dayanamamış
ben onun gibi olmayacağım boyun eğmeyeceğim demiş ve ailesini bir gece ardında
bırakıp İstanbul'a gelmişti. Aslında çok da olmamıştı geleli ama o günler Ahu
için bir hayli yıpratıcı olmuştu. Babası okumak senin neyine evleneceksin
dediğinde ona karşı çıkmış ve bundan dolayı çok dayak yemişti genç kız. Zaten o
olaydan sonra O da daha fazla dayanamamıştı ve İstanbul'a gelmişti. Yüzündeki
morlukların, vücudundaki eziklerin geçmesi haftaları bulmuş, buraya geldikten
sonra günlerce o yara izleriyle dolaşmıştı. İnsanların bakışlarını üzerinde
hissettiği için zorunlu olmadıkça dışarı çıkmamaya karar vermişti. İlk zamanlar
zor olsa da şimdi hepsi geçmişti, iyileşmişti. Zaten o alışıktı böyle yaralara.
Fiziksel olarak açılan her yara geçer, kabuk bağlar, iyileşirdi ama ruhumuzda
açılan yaralar onlar da iyileşir miydi? Onların iyileşmesi, kabuk bağlaması da
bu kadar kolay mıydı? Üç ay olmuştu geleli ve geldikten sonra ayarladığı okulun
yakınındaki bir pansiyonda kalmıştı, ancak parası azalıyordu ve bu durum onu
korkutuyordu. Bir iş bulmalı ve daha ucuz bir yere geçmeliydi. Belki de küçük
uygun bir ev bulabilirdi. Kaldığı pansiyonda kız öğrenciler kalıyordu zaten ve
tek öğün yemek, oda ve çoğunlukla soğuk akan bir sıcak su hizmeti vardı aylık
ödemenin içinde. Başlarda sözleşme imzalayalım indirim yapalım deseler de Ahu
geçici olduğunu söyleyip kabul etmemişti. Sonrasında bulduğu yerlerin de ya çok
pahalı ya da buradan daha kötü durumda olduğunu görmüştü. Geçenlerde bulduğu
bir pansiyonda bir süre idare edebilirdi hem orası o kaldığı yerden çok daha
uygundu. Yemek yoktu ama önemli değildi, sabahları yediği simitle idare
edebilirdi bir süre daha. Hem yakında yurt için yapılan başvuru sonuçları da
açıklanacaktı, bir ümit belki yurtta kalma ihtimali olabilirdi. Yıllardır
biriktirdiği parası olmasa pek kolay olmazdı tutunmak. Bayram harçlığı, okul
harçlığı ya da verilen diğer paralardan ufak ufak biriktirmişti Ahu, sanki bu
günlerin geleceğini önceden görmüştü.
Bir yandan da
korkuyordu genç kız, O televizyonda gördüğü kalabalık ve karmaşanın ortasına
düşmüş kalabalığın arasında yapayalnız kalmıştı. Doğru mu yaptım diye
düşünüyordu bazen... Aileme karşı çıkıp bu koca şehre gelmekle ne kadar doğru
yaptım diye düşünür olmuştu son zamanlarda. Farkındaydı bir ailesi yoktu yani
sadece yengesi, yeğeni ve Gonca vardı onun aile kavramında. Onların da toplumda
bir söz hakkı yoktu, kadının da çocuğun da konuşmaya yüzü de hakkı da olmazdı.
O söz hakkını alabilmek çığlığını duyurabilmek için gelmemiş miydi zaten
İstanbul’a… Birkaç kez gizli gizli kız kardeşi ile konuşmayı başarmıştı. Henüz
12 yaşındaydı Gonca. En sonra telefon konuşmalarında Ahu huzursuz olmuştu,
aslında neler olduğunu ısrarla birkaç kez sorsa da kardeşinden cevap
alamamıştı. Kendi hayatını bir yoluna koysa belki onu da yanına alabilirdi ama
şu haldeyken onu yanına çağırmak hiç iyi bir fikir olmazdı. Üstelik abisinin
peşinden İstanbul'a geldiğini öğrenmişti.
Kampüste oturduğu
çimlerin üzerinden yavaşça doğrulup yerdeki sırt çantasını da aldıktan sonra
küçük adımlarla fakülteye girdi. Panoda asılı programa baktıktan sonra
sıkıntılı bir nefesi dışarı verip dersinin olduğu amfiye doğru gitti. Sınıfa
girdiğinde birkaç kişi dışında kimsenin olmadığını görünce kendine köşede bir
yer bulup oturdu ve çantasından okuduğu romanı çıkarıp kaldığı yerden devam
etti bir süre. Yan tarafta iki kızın konuşmaları dikkatini dağıtırken onları
dinlemeye başladı bir süre sonra.
-Babam yurtdışında
yaz okuluna gitmemi çok istiyor, hem dilini de geliştirirsin diyor ama ben
istemiyorum. Arkadaşlarımla tatile gideceğim bu yaz. Zaten o kıyamaz bana kabul
eder, önümüzdeki yıl giderim yurtdışına.
Ahu genç kızın
söylediklerini dinlerken boş gözlerle önünde açık olan kitaba baktı uzun uzun.
O an hiç tercih yapmadığını düşündü, onun hayatında hep bir şeyleri yapmak için
zorunlu olmak vardı. Zaten tercih yapamadığı için buraya gelmemiş miydi? Artık
tercih yapmak, kendi istediği şekilde yaşamak istediği için ailesinden kaçıp bu
koca şehre sığınmamış mıydı? "Keşke benim babam da böyle olsaydı"
diye düşündü bir kez daha Ahu. Ailesi onu kaçmaya zorlamıştı, kabul etmeseler
de gerçek buydu. Üvey annesine de kızıyordu aslında babasının dayatmalarına
boyun eğdiği, kadınım aklım ermez deyip bir köşeye sindiği için ona da
öfkeleniyordu. Arada annem yaşasaydı o nasıl davranırdı acaba diye düşünüyordu.
O da Havva gibi mi olurdu? Yoksa bize sahip çıkar mıydı? Diyordu. Kurduğu
hayallerde hep ona sahip çıkıyordu Ahu’ya. Belki de Ahu böyle olmasını istediği
için bunu yapıyordu hayallerinde… Abisi de aynı babası gibiydi, onun gibi kendi
dediğini, istediğini dayatan bir zorbaydı. Dünya erkeklerin etrafında dönüyordu
ve onların istedikleri şekilde yaşanmalıydı onların fikirlerine göre. Bu yetişilen
bölge, toplum ile alakalı değildi aslında. İnsanın içi ile insan olmakla
alakalı bir durumdu. Ülkenin dört bir köşesinde bambaşka hayatlar olsa da
yaraları, yanlışları benzer olabiliyordu insanların. Hakkari'nin bir köyünde
doğup orada büyümüştü Ahu. Ne zaman ki üniversiteyi kazandı ve babası izin
vermedi o zaman anladı ailesiyle daha fazla kalamayacağını. Onun gibi
İstanbul'da, Ankara'da üniversite kazananlar olmuştu ve onların ailesi
çocuklarının yanında durmuştu ama onun ailesi sanki büyük bir suç işlemiş gibi
davranmışlardı ona. Yani kötülük onun babasının, ailesinin içindeydi.
Sesli bir nefesi
dışarı verip önündeki kitaba odaklanmaya çalışırken yanına birinin oturduğunu
fark etti. Ahu kafasını onun tarafına çevirdiğinde karşısındaki genç adam
yüzüne yer etmiş gülümsemesi ile;
-Merhaba, oturdum
ama sadece ön taraflarda yer var ve ben dördüncü kez aldığım dersi ön
sıralardan dinlemeyi hiç sevmiyorum. Rahatsız olursan kalkabilirim dedi sonunda
soran gözlerle bakarak.
Ahu ise onun neşeli
halinin aksine kısık çıkan sesiyle;
-Sorun yok,
oturabilirsin dedi.
Bir süre daha
önündeki kitapla ilgilenip sonunda aklını kurcalayan soruyu sordu;
-Dördüncü defa
alıyorum dedin, o kadar zor mu bu ders?
Genç adam kısılmış
gözleriyle gülümseyerek;
-Ders değil belki
ama Fatih hoca zor, bir de bizim aramızda ufak bir tartışma olmuştu dersi
ikinci kez alışımda. Ama artık son yılım bu dersi vermem gerekir dedi.
-Umarım bu defa
verir, kurtulursun.
-Valla mezun
olamazsam babam beni öldürür, bir sonraki sene için böyle bir durum olmaz diyor
genç adam şaka ile karışık.
Ahu sağ eliyle
kulak memesini çekiştirip sonrada önündeki sıraya tıklatarak;
-Hii deme öyle,
Allah korusun dedi.
Genç adam onun bu
haline gülerken;
-Yapar mı yapar,
okulu zamanında bitirmezsen bir sonraki yıl masraflarını kendin karşılaşırsın
dedi. Ben de biraz fazla haylazlık yapmış olabilirim tabii diyor sonunda yüzünü
buruşturarak.
Genç kız içli bir
nefes alırken;
-En azından sahip
çıkan, destekleyen bir ailen var diye sessizce söylendi ama genç adam onun
söylediğini duymuştu.
Onu üzen bir konu
olduğunu anladığı için farklı şeylerden konuşmak adına elini uzatıp;
-Ben Burak Leon
Demir, konuşuyoruz ama tanışmayı unuttuk dedi gülümseyerek.
Ahu uzatılan eli
ilk an tereddüt etse de sonrasında sıkıp;
-Ben de Ahu dedi.
Sonra da ekledi;
-İki ismin mi var?
-Evet, benim annem
Yunan. Leon dedemin adı ama onu pek kullanmıyorum. Annemin ailesinden kimse
kalmadı, ismi bende yaşasın diye konulmuş annem öyle der.
Genç kız onu
dikkatle dinlerken;
-Benim adımı nenem
vermiş ama tanımadım onu hiç. Yani ben çok küçükken ölmüş neden Ahu koydu
bilmem dedi dalgın gözlerle.
Sonra da
bakışlarını Burak’a çevirip;
-Gidiyor musun hiç
Yunanistan'a? Diye sordu.
-Daha çok tatil
için adalara falan gidiyoruz. Annem de burada, İstanbul'da büyümüş. Sadece altı
yaşına kadar kaldığı bir evleri varmış bizi oraya götürmüştü birkaç sene önce.
Şimdi başkaları oturuyor tabii.
Titrek bir nefesi
dışarı bırakırken "Ben bir daha gidebilir miyim acaba doğup büyüdüğüm
eve..." diye düşündü Ahu.
Hocanın sınıfa
girmesiyle ikisi de konuşmayı bırakıp hocanın söylediklerini dinlemeye
başladılar daha sonra kaderin onları sürekli bir araya getireceğinden
fazlasıyla konuşacaklarından habersiz bir şekilde...
..
Günler geçip giderken
Ahu için daha da zor olmaya başlamıştı her şey. Üstelik kardeşiyle yaptıkları
son konuşmada onu zorla evlendirmek istediklerini öğrenmişti. Onu da oradan
kurtarmalıydı ama nasıl yapacaktı bilmiyordu. Sıkıntılı bir nefes verip üzüntü
ile dolan gözleri ellerinin tersiyle sildi. Daha 12 yaşında bir çocuk nasıl
evlendirilebilirdi, anne baba buna nasıl izin verebiliyordu. Hadi Havva onun öz
annesi değildi ve bu yüzden ona hep kötü davranmıştı ama ya Gonca... Onun bari
öz annesiydi, insan öz evladına bunu nasıl yapabilirdi. Burada görüyordu anne
babaları ve onların çocuklarını... Nasılda mutlu görünüyorlardı, genç kız
babası yüzünden hep ağladığını düşündü. Babasının onu okumaması için evlenmesi
için zorlamaları, annesinin her şeyi
kabullenip hiçbir şey söylememesi... Şimdi kardeşine aynı şeyleri yapıyorlardı.
Üstelik daha 12 yaşındaydı Gonca.
Burak’ın
dakikalardır onu izlediğinin farkında değildi Ahu. Bu kızda bir şey vardı.
Çektiği acılar, omzundaki yükler ne kadar yorgun olduğunu belli ediyordu. Zor
durumdaydı belli bir durumdu bu. Arkadaşlarının yanından kalkıp ağır adımlarla
tek başına oturan Ahu’nun masasına gittiğinde;
-Oturabilir miyim?
Diye sordu önce.
Ahu kafasını
kaldırdığında onun kızarmış gözleriyle buluştu Burak’ın gözleri. Genç adamın
kaşları çatılırken;
-Ne oldu sana? Diye
sordu merakla. Sonrasında da Ahu’nun yanındaki sandalyeye oturdu.
Ahu gözlerini
kaçırarak;
-İyiyim ayrıca izin
vermeden oturdun zaten dedi.
Burak tek kaşını
kaldırıp;
-Sinirlisin galiba,
istemiyorsan gidebilirim. Ben sadece seni merak ettim yani üzgün görünüyorsun
dedi.
Ahu sesli bir
nefesi dışarı bırakıp;
-Ben özür dilerim
yani boşver benim derdim bitmez inan, sen nasılsın? Diye sordu.
-Yardım
edebileceğim bir şeydir belki neden anlatmıyorsun?
Ahu, belli etmemeye
çalışsa da onun ilgisi hem hoşuna gidiyor hem de korkutuyordu. Daha önce
birinin ona yardımcı olması, üzülmesini istememesi pek gördüğü bir şey değildi.
Öğretmeni ve köyün komutanı, Şahin abisi, onu korumak için yeterince
çabalamışlardı. Zaten onların sayesinde bu denli cesaretlenip böyle bir işe
kalkışmıştı ama Burak’ı doğru dürüst tanımıyordu. Burak, onun hakkında ne
biliyordu ki neden böylesine merak edip sürekli etrafında oluyordu. Bunu
anlamıyordu, belki de anlamak istemiyordu. Hem ona ancak zarar verirdi
etrafında olmak, kendi başı yeterince beladayken yarınını bilmezken onu da bu
belirsizliğe sürüklemek doğru olmazdı.
-Yapamazsın, kimse
hiçbir şey yapamaz. Sen de karışma. Benim bu yaşıma kadar kimse derdime ortak
olmadı anlat çözüm buluruz demedi. Hem benim derdim, kederim bitmez, uzak dur
benden o yüzden dedi ve hızla oradan uzaklaştı ardında genç adamı bırakarak.
Burak kafasını
hızla iki yana sallarken sessizce mırıldandı;
"Ben de senden
neden uzak duramadığımı bilmiyorum ama bildiğim tek şey seni üzgün görmeye
dayanamadığım... O güzel gözlerinde neden hep hüzün var?"
Genç kız içten içe
kendine kızsa da umursamamaya çalıştı. Burak’a neden öyle davrandığını kendi de
bilmiyordu. İlk kez birisi onun üzüntüsünün sebebini merak ediyor, yardım etmek
istiyordu. Bir kardeşi vardı onu düşünen, küçük kardeşi. Onun da hayatını
karatmaya çalışıyorlardı ama buna müsaade etmeyecekti bir yolunu bulup onu da
kurtaracaktı. Aslında abisinin hâlâ ona ulaşamamış olması onu şaşırtıyordu. Ne
de olsa okumak, çocuk yaşta evlenmemek için evden kaçmıştı Ahu. Onlara göre
namusları kirlenmişti ve Ahu’nun ölmesi gerekirdi. İstanbul'a geleli neredeyse
4 ay olmuştu ama hâlâ abisinden ya da babasından ses yoktu. Aslında İhsan
hocası olmasaydı liseyi bile okutmazlardı ya O sahip çıkmış, babasına kafa
tutmuştu. En çok onun çabalarını boşa çıkarmamış olmadığı için seviniyordu.
İhsan hocası onun buraya geldiğini ailesinden kaçtığını biliyordu. Ona burada
bir arkadaşı olduğunu söylemişti hatta adını ve telefonunu da vermişti ama Ahu
kimseyi rahatsız etmek istemiyordu. Üstelik peşinden gelinirse bir de o insanları
zor duruma sokmuş olacaktı. Sıkıntılı bir nefes verip kaldığı otele geldiğinde
kapıdan çıkan genç kadınlara baktı. Aşırı makyajları, fazlasıyla açık olan
elbiseleri onu şaşırtırken resepsiyonda duran adamın onların arkasından iğrenç
bir şekilde sırıtarak baktığını gördü. Ahu sesli bir şekilde yutkunurken
içinden ben nereye geldim diye düşünmeden edemedi. Bakışlarını kadınların
arkasından çeken orta yaşlardaki adam sararmış dişlerini gösteren gülümsemeyle;
-Maşallah pek güzel
yavrular dedi.
Sonra da ekledi;
-Sen de.
Ahu burada daha
fazla duramayacağını anlayınca hızla kaldığı odaya çıktı. Son birkaç gündür
fark ettiği şeyler, o kadınlar, kötü bakan adamlar buranın pek tekin bir yer
olmadığını göstermişti Ahu’ya. Çaresizlikten sırf biraz daha ucuz diye gelmişti
buraya ama kalamazdı burada, eğer kalmaya devam ederse başına hiç de iyi şeyler
gelmeyecekti farkındaydı. Rutubetten şişmiş oda kapısını zorla kapatıp kilidi
çevirdikten sonra hızla eşyalarını toplamaya başladı. Burada yurt sonuçları
açıklanana kadar burada kalabilirim diye düşünmüştü ama burası hiç de güvenli
gelmiyordu artık ona. İçten içe kara kara şimdi ne yapacağım diye düşünüyordu.
Yurt sonucu açıklansın diye bekliyordu ama o bile meçhuldü, belki de
çıkmayacaktı. Hayatını bir an önce rayına oturtmalıydı, böyle olmazdı. Nasıl
yapacaktı onu da bilmiyordu, bu koca şehirde kendini yapayalnız hissediyordu.
Her sabah büyük umutlarla uyansa da gece yastığa başını koyduğunda kendini
yapayalnız ve çaresiz hissediyordu. Pes etmekten, buna mecbur kalmaktan çok
korkuyordu. Elindeki son parçayı da sırt çantasına koyduktan sonra kapıdan
gelen tıklatma sesiyle korkuyla o yöne baktı Ahu. Ayakları geri geri giderken
kapının ardından duyduğu ses onun rahatlamasını sağladı.
-Ahu açar mısın
kapıyı ben Burak.
Ahu derin bir nefes
alıp kapıyı açmaya gittiğinde Burak içeri girip kapıyı tekrar kapattıktan
sonra;
-Senin böyle bir
yerde ne işin var? dedi sorgular gözlerle.
Ahu henüz yeni
nasıl bir yer olduğunun farkına varmış olsa da karşısındaki genç adama belli
etmemeye çalarak;
-Sana ne bundan,
hem sen neden buradasın? Dedi onun gibi onun gibi sorgular gözlerle.
Burak gözlerini
kaçırıp;
-Seni merak ettim,
bir derdin var. Tek başına bir şeyleri halletmeye çalışıyorsun. Yardım
edebileceğim bir şeydir belki dedim peşinden geldim ama sen burada, böyle bir
yerdesin. Kimsin sen Ahu? Dedi sonunda gözlerini yeniden genç kıza dikerek.
Ahu kafasını iki
yana sallayıp;
-İnan bana kim
olduğumu hiç bilmek, bana bulaşmak istemezsin Burak. O yüzden git şimdi
dedi.
O sırada kapının üst
üste yumruklanması ile kafalarını o yöne çevirdiler.
-Açın kapıyı Polis!

Merte gıcık oluyorum
YanıtlaSilAslında iyi adam ;)
SilTuna öyle tatlı bir bebişsin ki delirecem ya
YanıtlaSilSeveriz kendisini hayali de olsa :)
Sil